BASİT BİR KALP (2. bölüm) - GUSTAVE FLAUBERT

uzanıyorlardı fakat kara tarafında kumullar hipodrom şekline benzeyen geniş bir çayır olan Marais’ yle sınırlı kalıyordu. Geri dönerlerken, Trouville, yamacın dibinde, her adımda daha da büyüyor, tüm o farklı büyüklükteki evleriyle, hoş bir düzensizlikle ortaya fırlıyordu.

Havanın çok sıcak olduğu günlerde odalarından çıkmadılar. Köyde çıt çıkmıyordu, aşağıda kaldırımda da kimsecikler yoktu. Kepenklerin arasından parlak güneş ışığı vuruyordu. Bu sessizlik herkesin içindeki sükuneti de artırıyordu. Uzaklardan gemi omurgasını ziftleyen kalafatçıların çekiç sesleri duyuluyor ve güçlü rüzgar zift kokusunu taşıyordu.

En belli başlı eğlenceleri gemilerin eve dönüşünü seyretmekti. Şamandıraları geçer geçmez orsa ediyorlardı. Yelkenler direklerin üçte ikisine kadar çekiliyordu ve pruva yelkeni balon gibi şişiyor, dalgaların yansımasıyla parlıyordu, körfezin ortasında birdenbire demir atılıyor ve gemi limana demirliyordu. Gemiciler, çırpınan balıkları aşağıda bekleyen el arabalarına döküyor, pamuklu eşarplı kadınlar sepetleri almak ve kocalarına sarılmak için koşuyorlardı.

Kadınlardan biri kısa süre sonra neşeyle odaya gelen Felicity ile ahbaplık kurdu. Kız kardeşini yeniden bulmuştu ve kucağında bir bebek, sağ elinde bir çocuk, solunda elleri belinde, beresi kulağına kaymış bir başka küçük çocukla Leroux’un eşi Nastasia Barette göründü.

Çeyrek saat sonra Madam Aubain onu gönderdi.

Her zaman mutfakta ve yolda karşılaşıyorlardı. Kocası ise ortaya çıkmıyordu.

Felicity onları çok seviyordu, onlara yatak örtüsü, gömlek, ocak aldı, besbelli ki Felicity’yi sömürüyorlardı. Madam Aubain, Felicity’nin bu zaafına canı sıkılıyordu üstelik  yeğenine olan yakınlığından da hoşlanmıyordu çünkü çocuk Madamın oğluyla sanki eşitmişler gibi konuşuyordu. Virgina soğuk alıp, havalar da bozulunca, Pont l’Eveque’ e döndü.

Mösyö Bourais, kadına okul konusunda tavsiye verdi, Caen’deki en iyisiydi. Paul’u oraya yazdırdılar, çocuk güçlü bir şekilde hoşçakalın dedi, gideceği için mutluydu ve okul arkadaşlarıyla kalacağı bir eve yerleşti.

Madam Aubain, kendisini oğlundan ayrılmasının üzüntüsüne vermişti. Virgina ağabeyini gittikçe daha az düşünmeye başladı, Felicity oğlanın evdeki yaramazlıklarını özlüyordu. Fakat dikkatini dağıtacak bir meşgale geldi. Noel’le birlikte küçük kızı din derslerine götürmeye başladı.

III

 

Kapıda diz çöktüğü zaman, Madam Aubain’in sırasına giden iki sıra sandalyenin arasındaki yüksek kubbenin altına doğru yürüdü. Oturup, etrafa baktı, solda kızlar, sağda erkekler koroyu doldururdu, rahip rahlenin yanında ayakta dururdu, bir vitraylı pencerenin üzerindeki apsiste Meryem Ana’nın üzerinde uçan kutsal ruh, bir diğerinde Meryem Ana’nın bebek İsa’nın önünde diz çökmüş resmi ve kutsal kasenin arkasında ejderhayı zapteden Aziz Michael’ı tasvir eden bir gravür bulunuyordu.

 

Rahip önce kutsal kitabın kısa bir özetini anlatırdı, Felicity, Cennet’i, Nuh tufanını, Babil kulesini, alevler içindeki şehirleri, ölen insanları, yıkılan ikonları görmüş gibi olurdu. En yüce varlık için duyduğu bu şaşırtıcı saygı ve onun gazabının korkusu hissiyle bir süre kalır sonra çarmıha gerilişteki acıdan duygulanıp ağlardı. Neden onu çarmıha gerdiler ki?  O'nu, çocukları seven, yoksulları doyuran, hilmiyetiyle fakirlerin arasında, gübre yığınında doğmayı arzulayan adamı? Ekin zamanı, hasat zamanı, kitapta geçen ona tanıdık gelen her şeyi Felicity de yaşamıştı. Allah’ın yolu onları günahlarından arındırmıştı ve Felicity çoban Hz. İsa ve kutsal ruh sayesinde artık kuzuları ve kumruları daha çok seviyordu.

Kumrunun biçimini gözünün önüne getirmekte zorlanıyordu çünkü o sadece bir kuş değil, bazen bir ateş, bazen de bir nefes, ruhtu. Belki bataklıkların kıyısında geceleyin titreyen ışıkdı, nefesiyle bulutları hareket ettiriyordu, tatlı tatlı çalan çanlar onun sesiydi ve Felicity, kilisenin sükuneti ve duvarların taravetiyle hayran hayran, neşe içinde bir süre kalakaldı.

Dogmalara gelince, hiçbirini anlamıyordu, anlamaya bile çalışmıyordu. Papaz vaaz verdi, çocuklar ezberlerini okudular, kadıncağız uykuya daldı ve çocukların tahta kunduraları taşlardaki sesiyle aniden uyandı.

İşte dini eğitimini bu şekilde kuvvetlendiriyordu, gençliğinde ise dini eğitimi ihmal edilmişti. O zamandan beri, Meryem Ana’nın yaptıklarını yapıyordu, onun gibi oruç tutuyor, günah çıkartmaya gidiyordu. Yortu bayramında, caddeye bir mihrap diktiler.

Ayin boyunca hep keder içindeydi. Mösyö Bourais koroyu o şekilde düzenlemişti ki, çocukların bir kısmını göremiyordu.Fakat, uzaktan da olsa, sanki karlar içindeki bir tarla gibi başlarındaki örtülerin üzerindeki beyaz taçlarla dizili kızların sırasının tam önünde, narin boynundan ve dalgın halinden sevgili küçüğünü tanıdı. Çanlar çaldı, başlar öne eğildi, bir sessizlik oldu. Orgun sesiyle koro ve cemaat Agnus Dei’yi (Allah’ın kuzusu) söylemeye başladılar. Sonra oğlanların yürüyüşü başladı arkadan kızlar kalktılar. Elele ve adım adım, hep birlikte kandillerle ışıklandırılmış mihrabın altına gittiler, ilk basamakta diz çöküp, sırayla kutsal ekmekten aldılar ve yine aynı sırayla yerlerine döndüler. Sıra Virginia’ya geldiğinde, Felicity kızı görmek için eğildi ve gerçek bir şefkatle kendisini o çocukla özdeşleştirdi, Virgina’nın yüzü kendi yüzü, elbisesi kendi giysisiydi, sanki kızın kalbi kendi göğsünde atıyordu, kız ağzını açtığı an, gözlerini kapattı az kalsın bayılacaktı.

 

Ertesi gün erkenden, kiliseye gitti ve rahiple konuştu, samimiyetle dinledi ama önceki tadı alamadı.

 

Madam Aubain, kızının mükemmel olmasını istiyordu, Guyot kıza İngilizce veya müzik dersi öğretemeyeceği için, kızı Honfleur’deki Ursulines yatılı okuluna göndermeye karar verdi.

Kız itiraz etmedi, Felicity madamın taş kalpli olduğunu düşünerek ağladı. Sonra evin hanımının haklı olabileceğini düşündü, belki de kadın haklıydı, bu meseleler onun kafasının alacağı şeyler değildi.

Sonunda bir gün, eski bir kamyonet kapının önünde durdu ve içinden bir rahibe indi, matmazeli almaya gelmişti. Felicity bavulu uzattı, kamyoncuya tembihler etti ve koltuğun altına altı kavanoz reçel, bir düzine armut ve bir demet menekşe koydu.

Virgina son anda salya sümük ağladı. Alnından öpen ve “hadi cesaret, cesaret” deyip duran annesine sarıldı, adımlar hızlandı, kamyon yola çıktı.

Sonra Madam Aubain bayıldı ve akşamüstü tüm arkadaşları, Lormeau ailesi, Madam Lechaptois, Rochefeuille'li hanımlar, Mösyö Houpeville ve Bourois geçmiş olsuna, teselliye geldiler.

Başta bu ayrılık çok keder verdi fakat haftada üç kez kızından mektup alıyordu, diğer günlerde o da kızına yazıyordu, bahçede geziniyor, biraz kitap okuyor ve böylece boş vakitlerini geçiriyordu.

 

Felicity,  alışkanlıktan sabahları Virgina’nın odasına gidip, duvarlara bakıyordu. Kızın saçlarını taramayı, botlarının bağcıklarını bağlamayı, yatağına yatırmayı özlüyordu, artık onun o güzel yüzünü göremeyecek, elinden tutup birlikte sokağa çıkamayacaktı. Yapacak fazla işi olmayınca dantel örmeye başladı. Parmakları çok sakardı, hep ilmek kaçırıyordu, hiçbir şey elinden gelmiyordu, uyuyamıyordu, kendi tabiriyle enkaza dönmüştü.

Neşesini bulmak için yeğeni Victor’u ziyarete çağırmak için izin istedi.

Çocuk Pazar sabahı ayinden sonra geldi, yanakları pembe, göğsü bağrı açıktı ve geçtiği yerlerin kokusu üzerindeydi. Kadın hemen onun odasını hazırladı. Karşılıklı yemek yediler ve Felicity mümkün olduğunca az masraf olsun diye çok az yemek yedi. Çocuğu ise tıkabasa doyurdu öyle ki, uykusu geldi. Kilise vakti için çanların ilk çalışıyla, yeğenini uyandırdı, pantolonlarını fırçladı, kravatını taktı ve bir anne gururuyla koluna girip kiliseye götürdü.

Ailesi oğlandan eve bir şeyler getirmesini istemişlerdi, belki bir paket esmer şeker, sabun, brandi, hatta bazen para. Sökülmüş giysilerini de dikilsin diye getirmişti, Felicity bu görevi memnuniyetle üstlendi böylece çocuk giysilerini almak için tekrar geri gelecekti.

Ağustosta, babası oğlanı limana götürdü.

Okullar tatildi, çocukların gelişi kadını teselli etti. Fakat Paul çok kaprisli olmuştu ve Virgina da eşit biriymiş gibi sohbet edemeyeceği kadar büyümüştü ve bu yüzden aralarında bir sınır, bir duvar hissi oluşmasına sebep oldu.

Victor sırasıyla, Morlaix, Dunkirk ve Brighton’a gitti. Gittiği her seyahattan kadına bir hediye getirdi. İlki deniz kabuklarıyla süslü bir kutuydu, ikincisi bir kahve fincanı ve üçüncüsü kızıl sakallı bir adam biblosuydu. Büyüdü, yakışıklı oldu, güzel duruşu, pilot şapkası gibi küçük deri bir şapkası, güzel gözleri vardı. Denizcilik terimleriyle dolu hikayeler anlatıp kadını eğlendiriyordu.

2. bölümün sonu

Yazan: GUSTAVE FLAUBERT

İngilizcesi: http://www.bibliomania.com/0/5/136/344/8571/1/frameset.html

Çeviren: müjde dural

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !