BASİT BİR KALP (3. bölüm) - GUSTAVE FLAUBERT

<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->

14 Temmuz 1819, pazartesi (o günü unutmadı) Victor bir deniz yolculuğuna çıkacağını haber verdi. İki gün sonraki gece Honfleur buharlı gemisiyle, yelkenlisine katılacaktı. Ve kısa süre sonra Havre limanından yola çıkacaktı. Ve yolculuk belki iki yıl sürecekti.

Bu kadar uzun bir ayrılık Felicity’yi kederlendirdi. Çarşamba akşamı ona yeni bir elveda demek amacıyla madam akşam yemeğini yedikten sonra, pelerinini giyip, Pont-L’eveque’yi Honfleur’dan ayıran dört yolun aşağısına doğru koşturdu.

<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->

Dörtyol ağzına geldiğinde, soldaki patikaya gideceğine sağdakine saptı ve yolunu kaybetti. Geri dönüp yol sorduğu kişiler kadına acele etmesini söylediler. Limana geldi, halatların üzerinden atladı, rıhtıma vardı ve manzara önüne geldi, dört yana ışıklar vuruyordu, delirdiğini sandı çünkü havada atlar görüyordu.

Kıyıdakilerden bazıları denizden ürkmüş, kişniyordu. Atları kaldıran vinç gibi şey onları gemiye bıraktı, yolcular yan yana, şarap fıçılarının, peynir tenekelerinin, tahıl çuvallarının yanındaydılar, tavuklar ötüyor, kaptan küfür ediyor ve bir oğlan çocuk tüm bunlara kayıtsız grivaya yaslanmıştı. Onu tanıyamayan Felicity, “Victor!” diye bağırdı. Çocuk başını kaldırdı, kadın o tarafa koşarken aniden iskele çekildi.

Kadınlar şarkılar söylerken,  buharlı gemi limanı terk etti. Keresteleri gıcırdıyor, dev dalgalar gövdesine çarpıyordu, yelkenli döndü, artık kimse gözükmüyordu ve ay ışığıyla gümüş gibi aydınlanan denizde siyah bir leke olup, gittikçe gözden kayboldu.

Calvary’nin yanından geçerken Felicity en değer verdiği şeye, Allah’a yakarmak istedi. Gözleri yaşlarla dolu ve bulutlara bakarak uzun uzun dua etti. Şehir uykudaydı, gümrük görevlileri gittiler, savaklardan akan sular dinmiyordu, saat gecenin ikisini vurdu.

Manastırın ziyaretçi odası sabah olmadan açılmazdı. Gecikirse hanımı kuşkusuz kızacaktı ayrıca diğer çocuğa sarılma arzusuyla döndü. Pont l’Eveque’e döndüğünde handaki hizmetçiler yeni uyanıyorlardı.

Zavallı çocuk aylarca denizde kalacaktı, bundan önceki yolculukları kadını korkutmamıştı, İngiltere’den insanlar geri dönüyorlardı ama Amerika, sömürgeler, Batı Hint adalarında insan kaybolabilirdi, oralar dünyanın sonuydu.

<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->

Madam Aubain’i ise kızı konusunda teselli edecek başka arkadaşları vardı, kız kardeşler madamın duygusal ama neşeli olduğunu söylediler, en ufak bir şey hanımını üzüyordu, piyano çalınması bile.

Annesi manastırdan düzenli olarak mektup gelmesini istiyordu, postacı bir gün gecikse, sabırsızlanıyor odasında pencereyle koltuğu arasında gidip geliyordu. Bu olağanüstü! Dört gün oldu ve hiç mektup yok!

Hanımını teselli etmek için Felicity

“ Bakın Madam ben altı aydır hiç mektup almadım!”

“ Kimden?”

Hizmetçisi nazikçe cevapladı.

“ Yeğenimden”

Madam Aubain, omuzlarını silkerek, “ Ah! Yeğenin mi!” diyerek volta atmaya devam etti. Sanki “ Bana ne senin yeğeninden! Benim kızım dururken, bir kamarottan, bir dilenciden, bir iş adamından bana ne!” der gibiydi.

<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->

Felicity, kaba saba büyütülmüş olsa da, hanımına kırıldı ama sonra unuttu.

Küçük kız yüzünden insanın aklı kolayca başından gidebilirdi.

İki çocuğun da önemi eşitti, kalbinde ikisine de yer vardı ve onların kaderleri de aynı olmalıydı.

Eczacı, Victor’un gemisinin Havana’ya vardığını söyledi. Bu bilgiyi gazetede okumuştu.

Felicity, purolardan ötürü Havana’yı dumanlarla dolu bir yer olarak hayal ediyordu ve Victor, duman bulutu içinde zencilerle yürüyordu. Gerekirse, karadan dönebilir miydi? Oradan Pont l’eveque ne kadar mesafedeydi? Bunları öğrenmek için mösyö Bourais’ ye sordu.

Adam Atlas’ı açtı ve boylamlar hakkında izahat vermeye başladı, Felicity’nin şaşkınlığı karşısında yüzünde sevimli bir bilgiçlik vardı. Sonunda cebinden çıkardığı kalemiyle oval bir çizgiyi, siyah, belli belirsiz bir noktayı göstererek “işte burası” dedi. Kadın haritanın üzerine eğildi, bu renkli çizgiler hiçbir şey öğretmemiş ve gözünü yormuştu ve Bourais  kadını endişelendiren şeyin ne olduğunu sordu, kadın Victor’un oturduğu evi göstermesini rica etti. Bourais, kollarını kaldırdı, hapşırdı ve uzun uzun güldü. Kadının saftirikliği onu eğlendirmişti ve Felicity bunun sebebini anlayamıyordu, kadının bilgisi o kadar sınırlıydı ki, belki de adamın oğlunun bir resmini göstermesini bekliyordu.

Bu olaydan onbeş gün sonraydı, semt pazarının olduğu gün, adeti olduğu üzere Liebard mutfağa geldi ve kadına eniştesinden gelen bir mektup verdi. İkisi de okuma yazma bilmediğinden, hanımına gitmek zorunda kaldı.

Örgüsünün ilmiklerini saymakta olan madam, örgüsünü yanına koydu ve zarfın mühürünü açtı, ciddi bir bakışla, sesi titreyerek

“ Haberler kötü…yeğeninin öldüğünü bildiriyor” dedi.

Çocuk ölmüştü. Ona bu kadarını söylediler.

Felicity, bir sandalyeye yığıldı, başını duvara yasladı ve gözlerini kapattı, göz kapakları aniden pespembe oldu. Sonra başı düştü ve sabit bakışlarla tekrarlamaya başladı:

“ Zavallı küçük , zavallı küçük!”

Liebard derin derin iç çekerek madama bakıyordu, Madam Aubain hafifçe titriyordu.

Kadına, Trouville’e gidip kız kardeşini görmesini önerdi.

Felicity oraya gitmesine hiç gerek olmadığını söyledi.

Bir sessizlik oldu. Yaşlı Liebard gitmesinin uygun olacağını söyledi. O zaman kadın,

“ Bu onlar için hiçbir şey ifade etmiyor!” dedi.

Başı tekrar düştü ve otomatik olarak arada sırada yere düşen örgü şişlerini toplayıp kaldırdı.

<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->

Birkaç kadın bir el arabası dolu çamaşırla pencerenin önünden geçti.

Onları görünce çamaşır yıkaması gerektiğini hatırladı, çamaşırları akşamdan suya koymuştu, bugün yıkayacaktı ve odadan gitti.

Çamaşır leğeni filan Toucques nehrinin kenarındaydı. Nehrin kenarına yıkanacak giysileri attı, gömleğinin kollarını sıyırdı, tokacını aldı ve çamaşırları tokaçlamaya başladı, sesi ta öteki bahçelere kadar gidiyordu. Tarlalar bomboştu, rüzgar nehri dalgalandırıyordu, dipteki uzun yosunlar sanki boğulmuş adamların saçlarına benziyordu. Akşama kadar kederini bastırdı, cesurdu ama odasında kendini koyverdi, yatağına yüzükoyun uzandı, gözleri yastığında, yumruk yapmış elleri saçlarındaydı.

Çok sonradan, Victor’un kaptanının bizzat kendisinden ölümünün detaylarını öğrendi. Sarı humma yüzünden hastanede çok kan kaybetmişti. Dört doktor ona bakmıştı, hemen ölmüştü ve baş hekim,

“ tüh, tüh, tüh bir tane daha” demişti.

 Anne, babası çocuğa hep zalimce davranmışlardı. Kadın bir daha onları görmemeye karar verdi. Onlar da aramadılar, ya unutmuşlardı ya da  duyguları nasır tutmuştu.

Virgina gittikçe zayıflıyordu.

Nefes darlığı, öksürüğü, sürekli ateşi vardı ve elmacık kemiklerinin pembeliği durumunun ciddiliğini gösteriyordu. Mösyö Pourpart Provence’e gitmelerini salık verdi. Madam hemen kararını verdi ve kızını eve çağırdı.

Kızını her Perşembe manastıra götürmesi için bir arabacıyla anlaşmıştı. Bahçedeki terastan Sen nehri görülüyordu. Virgina kızın koluna girip, üzüm asmalarının altında yürüyüş yapıyordu.

Uzaktaki gemilere ve Tancarville şatosuyla deniz feneri arasındaki ufka bakarken, bazen güneş bulutların arasından çıkıyor ve kadın gözlerini kırpıştırıyordu. Sonra limanda dinleniyorlardı. Annesi bir minik fıçı harika Malaga şarabı getirmişti ve sarhoş olma fikrine gülerek, iki parmaktan fazla içmiyordu.

Gücü yerine geldi, sonbahar çabucak bitti, Felicity hanımını kızının iyi olduğuna dair ikna etti. Fakat bir akşam, bir iş için komşularının kapısındayken doktorun arabasını gördü, adam da antredeydi. Madam Aubain şapkasını takıyordu.

“ ayak ısıtıcımı, çantamı, eldivenlerimi ver, daha çabuk olamaz mısın?”

Virginia’nın ciğerleri iltihaplanmıştı. Durum belki umutsuzdu.

Doktor “ henüz değil” dedi. Ve ikisi kar taneleri altında arabaya bindiler. Gece olmak üzereydi, hava çok soğuktu.

Felicity koşarak kiliseye mum yakmaya gitti, sonra arabanın peşinden koşturdu, yarım saat sonra onlara yetişti ki, birden aklına avlu kapısının açık olduğu geldi, ya hırsız girerse deyip tekrar gitti.

Ertesi gün güneş doğarken kendisini doktora tanıttı. Adam gelmiş ve tekrar şehre gidiyordu. Sonra yabancıların ona bir mektup getireceğini düşünerek handa oturdu. Sonunda şafak sökerken, faytonu Lisieux’a götürdü.

Manastır dik bir yamacın tepesindeydi, öğleye doğru tuhaf sesler işitti, cenaze çanları çalıyordu. “bir başkası içindir” diye düşündü ve Felicity hışımla kapı tokmağına asıldı.

Birkaç dakika sonra, ayak sesleri duyuldu ve kapı yarım açıldı, bir rahibe gözüktü.

Rahibe, üzüntüyle, “az önce vefat etti” dedi. Aynı anda, Aziz Leonard’ın çanları çalmaya başladı.

Felicity ikinci odaya geldi.

Kapının eşiğinde Virgina’yı gördü, sırtüstü uzanmıştı, ellerini kavuşturmuştu, ağzı açıktı ve başının altında bir haç vardı. Kızın yüzü perdelerden bile daha beyazdı. Kanepenin ucunda oturan madam Aubain, ellerini kenetlemiş, acıyla hıçkırıyordu. Sağında baş rahibe duruyordu. Çekmecelerin üzerindeki üç mumdan kırmızı alevler yayılıyordu ve is odayı beyazlatmıştı. Rahibeler madam Aubain’i götürdüler.

Felicity, iki gece boyunca kızın cenazesini bekledi. Aynı duaları etti, yatak örtülerinin üzerine kutsal sudan serpti. İlk gün kızın yüzünün sarardığını, dudaklarının mavileştiğini, burnunun sivrildiğini, gözlerinin küçüldüğünü fark etti, defalarca gözlerini öptü ve Virgina gözlerini yeniden açsa hiç şaşırmayacaktı. Onun gibi ruhlar için doğaüstü şeyler çok basitti. Kızı giydirdi, kefenledi, tabuta yatırdı ve üzerine bir küçük çelenk koydu. Saçlarını omuzlarına yaydı, kumral ve yaşına göre olağanüstü uzun saçları vardı. Felicity iri bir bukleyi kesti ve bir parçasını göğsünün içine koydu, ömür boyu orada tutacaktı.

Cenazeyi kapalı bir faytonda takip eden Madam Aubain’in isteği üzerine tekrar Pont l’Eveque’e getirdiler.

Ayinden sonra, mezarlığa gidene kadar üç çeyrek saat geçti. Paul önde yürüyor ve ağlıyordu. Mösyö Bourais onun arkasındaydı. Sonra şehrin ileri gelenleri vardı, kadınlar siyah yas giysileri giyinmişlerdi. Ve Felicity yeğenini düşündü, ona böyle bir tören bile yapamamışlardı. Sanki ikisini birden gömüyorlarmış gibi acısı ikiye katlandı.

Madam Aubain’in kederi ise tarif edilemeyecek haldeydi.

Önce, kızını ondan aldığı için tanrıya isyan etti, hiç günah işlememişti, kalbi tertemizdi. Fakat hayır! Kızını güneye götürmeliydi. Başka doktorlar olsa onu kurtarırdılar! Kendisini suçladı, ölmek istedi, kederle rüyalarında çığlık atıyordu. Bir rüyası onu hepsinden çok etkiledi. Rüyasında, kocası bir denizci gibi giyinmiş, uzun bir yolculuktan geliyordu ve ağlayarak Virgina’yı götürmek için emir aldığını söyledi. Sonra saklanmak için bir yer aradılar.

Bir gün bahçeden çok kederli bir halde geldi. Az önce kızı ve babası arka arkaya ona görünmüşlerdi (yeri gösterdi) Hiçbir şey söylememiş sadece ona bakmışlardı.

Madam aylarca odasından çıkmadı. Felicity hanımıyla şefkatle konuştu, oğlu için ve 'onun' hatırasına kendisine gelmeliydi.

<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} --> 

‘onun’kelimesi madamı sanki bir uykudan uyandırmıştı, “ ah, evet! Evet! Onu unutmuyorsun!”. Mezarlıktaki görüntüden söz edilmesini kesinlikle yasaklanmıştı.

Felicity her gün mezara gitti.

Tam saat dörtte evlerin önünden geçiyor, yamacı tırmanıyor, kapıyı açıyor ve Virgina’nın mezarına geliyordu. Mezarına pembe mermerden bir taş ve etrafı zincirlerle çevrili minik bir çiçek bahçesi yapılmıştı. Toprağı çiçeklerden görünmüyordu, Felicity onları suladı. Toprağı yeniledi, daha rahat çalışmak için çömeldi. Madam Aubain geldiği zaman, bir çeşit rahatlama, teselli buldu.

Sonra yıllar benzer şekilde geçti, paskalya,  yortular,Meryem ana’nın göğe çıkışı, Azizler günleri. Evde olan bazı olaylar tarihleriyle hatırlanıyordu. 1825’de iki boyacı antreyi badana yaptılar, 1827’de çatının bir bölümü düşerken az kalsın bir adamı öldürüyordu, 1828 yazında ayin için kutsal ekmek yapma sırası madame gelmişti, bu sırada Bourais esrarengiz biçimde ortadan kayboldu, eski tanıdıklar birer birer vefat ettiler, kimileri de felç oldu.

<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->

Bir gece posta arabasının sürücüsü Pont l’Eveque’de temmuz (Fransız) ihtilalinin kutlanacağını haber verdi. Birkaç gün sonra yeni vali yardımcısı, Baron de Larsonierre, onlarla birlikte oturan eski Amerika konsolosu, karısı, baldızı, çoktan büyümüş olan üç genç leydi. Uçuşan blüzlarla bahçede görünmüşlerdi, zenci bir uşaklarıyla, bir de papağanları vardı. Madam Aubain’i ziyaret ettiler ve madam da onlara iadei ziyarette bulundu. Ta uzakta görününce, Felicity madamı uyarmak üzere koşturdu. Fakat tek bir şey onu kımıldatmaya yeterliydi, oğlunun mektupları.

Oğlu bir kariyer yapmaktan ziyade meyhanelere kapılmıştı. Annesi onun borçlarını ödedikçe, oğlan yine borç yapıyordu. Ve örgüsünü ören Madam Aubain’in iç çekişleri, ta mutfakta çıkrık başındaki Felicity tarafından duyuluyordu.

Birlikte armut ağacının yanındaki duvarın kenarında yürüyüşe çıkıyorlar ve hep Virgina’dan konuşuyorlardı. Şöyle şöyle bir şey olsa sevinir miydi, şöyle bir şey olursa ne derdi diye.

Kızın sahip olduğu küçük şeyler iki yataklı  odadaki bir dolaba sığmıştı. Madam Aubain mümkün olduğunca sık dolaba bakıyordu. Bir yaz günü kendini o işe verdi ve gardroptaki güveler uçuştu.

Üç oyuncak bebek, çemberler, bebek evi, yüzünü yıkadığı minik leğenin olduğu rafın altında, kızın elbiseleri asılıydı. Elbiseleri, iç çamaşırlarını, çorap ve mendillerini de çıkarttılar ve tekrar katlamadan önce üzerlerine iki kat lavanta serptiler. Küçük eşyaların üzerine güneş vurarak, vücut hareketlerinin meydana getirdiği lekeler ve çizgileri ortaya çıkarttı. Hava sıcak ve masmaviydi. Kara bir kuş öttü, her şey çok tatlı, diriydi. Kestane rengi, eski bir şapka buldular fakat tamamen güveler yemişti. Felicity onu almak istedi. Hanımıyla gözgöze geldiler, gözleri dolmuştu, sonunda madam kollarını açtı, hizmetçisi bu kollara atıldı, kucaklaştılar, öpüşerek kederlerini teselli ettiler böylece hanımla hizmetiçisi eşit olmuştu.

İçlidışlı bir tabiatı olmayan madamla, böyle bir şeyi ilk kez yaşıyorlardı, Felicity bu inceliği için hanımına minnettar oldu, hayvani bir sadakat ve dini bir hürmet duyuyordu.

Kadının yüreği yumuşadı.

Sokakta yürüyüş yapan askerlerin trampetlerini duyunca, elinde bir sürahi elma şırasıyla kapının önünde durup, askerlere ikram etti. Kolera kurbanlarına baktı. Polonyalıları korudu hatta içlerinden biri ona evlenme teklifi yaptı. Ama kavga ettiler: Çünkü bir sabah kadın kiliseden döndüğünde, adamı mutfağında gizlice sirke soslu et yemeği yerken buldu.

Polonyalılardan başka, Baba Colmiche denilen, 1893 yılında çok korkunç şeyler yaptığı söylenen yaşlı bir adam vardı. Adam nehir kıyısında, pis bir ahır bozmasında yaşıyordu, arsız çocuklar duvarın deliklerinden adamın üzerine işiyor ve yattığı berbat yatağa taş atıyorlardı. Çok uzun saçlıydı, sürekli üşüyordu, gözleri öfkeliydi ve kolunda kafasından daha büyük bir ur vardı. Kadın adama yatak örtüsü verdi, barakasını temizledi, hanımını kızdırmadan adamı hamama götürmeyi hayal etti. Kansere yakalanınca her gün sargılarını sardı, bazen kek getirdi, güneşe samanların üzerine oturttu ve zavallı adam titreyerek, cılız sesiyle kadına teşekkür etti.

Devam edecek....

Yazan: GUSTAVE FLAUBERT
İngilizcesi: http://www.bibliomania.com/0/5/136/344/8571/1/frameset.html
Çeviren: müjde dural

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !