BASİT BİR KALP (son bölüm) - GUSTAVE FLAUBERT

Kadın gideceği zaman, adam onu kaybetmekten korkarak ellerini uzatırdı. Adam öldü. Felicity onun ruhunun huzura kavuşması için ayine gitti.

O gün onu çok mutlu eden bir şey oldu. Tam akşam yemeğinde, Madam de Larsonnieres’in zenci uşağı geldi, yanındaki kafeste papağan, zinciri ve asma kilit de vardı. Baronesin mesajı madam Aubain’e okundu. Mesajda kadının kocasının terfi ettiği ve o akşam gideceklerini, saygısının bir göstergesi olarak papağını bir hediye olarak kabul etmesini rica ediyordu.

Papağan uzun bir süre Felicity’nin hayallerini meşgul etti çünkü Amerika’dan gelmişti ve bu sözcük Victor’u hatırlatıyordu, öyle ki, zenciye hep sorular sormuş hatta bir keresinde

“Hanımım da böyle bir kuşu olsun isterdi” demişti.

Uşak bu sözü efendisine söylemişti, kuşu da yanında götürmek istemeyen kadın da böylece ondan kurtulmuştu.

IV

Papağın ismi Lulu’ ydu. Gövdesi yeşil, kanatları pembe, ön tarafı mavi ve boynu altın sarısıydı. 

Fakat kafesini ısırmak, tüylerini yolmak, banyo yaptığı suyu dökmek gibi can sıkıcı huyları vardı, Madam Aubain bıktı ve papağanı Felicity’ye verdi.

Kadın kuşu eğitme işini üstlendi. Lulu, kısa sürede “ cici çocuk!”, “ emrinizdeyim efendim”, “Kutsal Meryem” gibi sözcükleri öğrendi. Kafesi kapının yanına koymuştu ve bazıları onun Jacop ismine kayıtsız kalmasına şaşırıyorlardı çünkü papağanlara hep Jacop ismi konuyordu.

 

 

Mankafa bir kaza kıyasla, Felicity’ye çok laf geliyordu! İşin tuhafı papağan herkes bakarken hiç konuşmuyordu.

Buna rağmen, Pazar günleri Rochefeuille’li hanımefendiler, mösyö du Houpeville ve yeni  misafirler olan eczacı Onfroy, Mösyö Varin, kaptan Mathieau kart oynamaya geldiklerinde onlara yaltaklanıyor, kanadıyla kafese vuruyor ve öyle gürültü yapıyordu ki, kimse kimseyi duymuyordu.

Papağanın Bourais’in yüzünü çok komik bulduğu belli oluyordu, adamı görür görmez gülmeye başlıyordu, öyle gülüyordu ki, sesi ta avluda bile çınlıyor, yankı yapıyor ve kadınlar gülerek pencereye geliyordu. Ve Bourais papağana gözükmemek için duvarın yanında yürüyor, nehre varınca şapkasıyla yüzünü gizliyor, sonra bahçe kapısından giriyordu ve kuşa yönelttiği bakışlarında sevgi yoktu.

Kasabın oğlu kafasını kuşun kafesine sokmaya kalkınca, parmağını Lulu’nun gagasına kaptırmıştı ve o günden beri, kuşu gömleğiyle tutuyordu. Kolundaki dövmesi ve gür bıyıklarına rağmen,  zalim biri olmasa da, Fabu, papağının boynunu kıracağını söylüyordu. Tersine, papağandan hoşlanıyordu, neşeyle kuşa küfürler öğretmeye çalışıyordu. Bu tarz davranışlardan hoşlanmayan Felicity, papağanı mutfağa koydu, küçük zincirini çıkarttı ve kuş evde dolaşmaya başladı.

Merdivenlerden inerken, basamaklarda gagasına yaslanıyordu, sağ pençesini, sonra da sol elini kaldırıyordu. Kadın bu akrobatik hareketlerin onun başını döndürmesinden korkuyordu. Derken hastalandı, ne konuşuyor, ne de yiyordu. Tavuklarda bazen olduğu gibi, dilinin altında bir şey vardı, kadın o kütleyi tırnaklarıyla temizledi ve kuşu iyileştirdi. Bir seferinde mösyö Paul purosunun dumanını kuşun burnuna üfleyecek kadar ileri gitti, başka bir seferde, madam Lormeau, şemsiyesiyle kuşu kızdırdı, sonunda kuş kayboldu.

Kadın kendine gelsin diye kuşu çimenlerin üzerine koymuştu, bir saniyeliğine gitti, tekrar geldiğinde kuş orada yoktu. Önce çalıların arasına baktı, sonra nehir kıyısına, sonra da çatıya, “deli misin boşver” diye bağıran hanımına aldırmadı. Sonra Pont l’eveque’in tüm bahçelerini aradı ve gelen geçenleri durdurup “ acaba papağanımı gördünüz mü?” diye sordu. Papağınını tanımayanlara kuşu tarif etti.

. Birdenbire değirmenin altında, yamacın dibinde, yeşil bir şeyin kanat çırptığını gördüğünü sandı. Bir seyyar satıcı da Saint-Milaine’de, Mothers Simon dükkanında az önce bir papağan gördüğünü söyledi. Kadın oraya koşturdu. Kimse ne demek istediğini bilmiyordu. Sonunda kuş geri geldi, çok yorulmuş, paçaları yolunmuştu, neşesi gitmişti, hanımının yanına, bahçedeki sandalyenin ortasına oturdu, omzuna hafif bir ağırlık çökerken, kadın tüm macerasını yeniden anlatıyordu – Kör olmayasıca Lulu nereye gittin? Belki etraftı gezmeye gitmişti.

Felicity, bu olayı atlatmakta zorlandı hatta iyileşemedi.

Soğuk aldığı için boğazı ağrıyordu, sonra kulakları ağrımaya başladı. Üç yıl sonra tamamen sağır oldu, kilisede bile çok yüksek sesle konuşuyordu. Günahlarını kilisenin tüm köşelerinde anons edilir gibiydi, rahip onu incitmeden ve insanları rahatsız etmemek için, günah çıkartırken kendi bürosuna alıyordu.

Kulağındaki tuhaf çınlamalar kadını iyice şaşırtıyordu, hanımı sıksık “Tanrı’m ne kadar salaksın!” diyor ve o da etrafta bir şeylere bakıp “evet madam” diye cevap veriyordu.

Küçük çevresi iyiden iyiye daraldı ve zil sesleri, çan seslerini, inek böğürtülerini duymaz oldu. Tüm canlılar bir hayalet kadar sessizleşmişti. Kulağına gelen tek ses papağının sesiydi.

Papağan sanki kadını eğlendirmek ister gibi, çarkın tik-taklarını, balıkçının bağırışını, karşı evde oturan marangozun testeresini ve kapı çalındığında hanımının ‘Felicity! Kapı! Kapı!” diye bağırışını taklit ediyordu.

Karşılıklı sohbet ediyorlardı, papağan repertuvarındaki üç kelimelik sözcükleri sayıp döküyordu, kadın da uyumlu olmasa da içindeki dertleri ona anlatıyordu. Yalnız dünyasında Lulu ona bir evlat, bir sevgili olmuştu. Kuş, kadının parmaklarına tırmanıyor, dudaklarını gagalıyor, boynundaki eşarba asılıp, kadın başını eğince, çocukların dadılarına yaptığı gibi başını sarsıyordu, başlığının farbelalarıyla, kuşun kanatları birlikte sallanıyordu.

Bulutlar kümelenip, gök gürleyince, kuş bağırmaya başlıyordu, belki de geldiği ormandaki selleri hatırlıyordu.

Su şırıltısı ise kuşu resmen delirtiyordu, çılgına dönüyor, çatıya çıkıyor ve her şeyi deviriyordu, pencereden bahçedeki süs havuzuna gidip, çarçabuk ocağın yanına dönüyor ve kanatlarını kurutmak için, kuyruğunu, gagasını göstererek zıplıyordu.

1837 yılının şiddetli bir kış sabahında, Felicity onu ısınsın diye şöminenin önüne koymuştu, kuşu kafesinin önünde ölü olarak buldu. Başı öne düşmüştü, ayakları ipe dolanmıştı, kuşkusuz kangrenden ölmüştü. Kadın, kuşun maydanozdan zehirlendiğine inanıyordu ve hiç kanıt olmamasına rağmen, Fabu’dan şüpheleniyordu.

O kadar çok ağladı ki, hanımı “ pekala o zaman onun içini doldurt” dedi.

Papağanına her zaman iyi davranan eczacıdan bu konuda yol göstermesini istedi.

Adam Havre’a mektup yazdı, Fellacher bu işi üstlendi, postacı bazen paketleri yanlış adrese gönderdiğinden, kuşu kadın bizzat götürmeye karar verdi. Honfleur kadar uzak bir yerdi.

Yolun iki kenarına sıra sıra yapraksız elma ağaçları dizilmişti. Hendekler buz doluydu, çiftliklerin çevresinde köpekler havlıyordu ve Felicity’nin elleri pelerininin altında, ayağında küçük siyah tahta ayakkapları, sepetiyle, hızlı hızlı yolun ortasından yürüyordu.

Ormanı geçti, Haut Chene’yi geçti, Saint Gatien’e vardı.

Arkasında bir toz bulutu içinde, bir posta arabası hortum gibi kadının üzerine doğru geliyordu, yolun ortasından gitmeyen bu kadını gören arabacı durdu, yardımcısı da bağırdı, daha fazla zaptedemediği dört at her zamankinden daha hızla, dört nala gidiyorlardı, ilk iki at kadının kıl payı yanından geçtiler, arabacı dizginleri çekti ve atları yolun kenarına çekti ve öfkeden kolunu kaldırdı, kocaman kırbacıyla, hızla kadının karnından ensesine doğru öyle bir vurdu ki, kadın yere düştü.

Kadın kendine gelince ilk işi sepeti açmak oldu, neyse ki, Lulu’ya bir şey olmamıştı. Sağ yanağında bir acı hissetti, elleriyle yokladı, eli kırmızıydı, kanıyordu.

Bir, kaç kaldırım taşının üzerine oturdu, mendiliyle yüzünü kuruladı, biraz ekmek yedi ve sonra ne olur ne olmaz diye ekmeği sepetine koydu ve kuşa bakarak yarasını unuttu.

Ecquemauville’in yamaçlarına geldiğinde, Honfleur’un yıldız gibi parlayan ışıklarını gördü, uzakta deniz muazzam bir şekilde uzanıyordu. Sonra bir baygınlık hissi onu durdurdu. Çocukluğunun sefaleti, ilk aşkının hüsranı, yeğeninin yola çıkışı, Virgina’nın ölümü, bir deniz dalgası gibi, ta boğazına kadar yükselip, onu boğuyordu.

Sonra geminin kaptanıyla konuşmak istedi ve ne gönderdiğini söylemeden, dikkatli talimatlar verdi.

Papağan uzun bir süre Fellacher’de kaldı. Adam hep ertesi hafta için söz veriyordu, altı ayın sonunda kolinin geleceğini söyledi. Kadın Lulu’nun bir daha asla gelmeyeceğini düşünüyordu, “onu benden çaldılar” diyordu.

Sonunda kuş geldi, maun ağacından yapılmış bir kaide üzerinde, harika bir ağaç dalında oturuyordu, başı yana çevriliydi, bir ayağı havadaydı, adamın şatafat sevgisiyle yaldızladığı bir fındığı dişliyordu.

Kuşu odasına koydu.

Birkaç kişiye anlattığı üzere, bu oda bir zamanlar bir kilise, sonradansa çarşı olan bir yere bakıyordu. Bir sürü dini objeler ve tuhaf şeyler vardı.

Birisi kapıyı açsa, önüne büyük bir gardrop çıkıyordu. Pencerenin önünde, bahçenin üzerine sarkan, avluya bakan yuvarlak bir pencere vardı. Karyolanın yanındaki komodinde bir sürahi, iki tarak, minik bir tasın içinde mavi bir sabun duruyordu. Duvarda tesbihler, Meryem Ana resimleri, madalyonlar, Hindistan cevizinden oyulmuş bir kutsal su kasesi vardı, şifonyerlerin örtüleri mihrap örtülerini andırıyordu, Victor’un verdiği deniz kabuklu kutu, sonra su bakracı, bir balon, okuma yazma kitabı, resimli coğrafya kitabı, bir çift çizme ve aynanın asılı olduğu çivinin üzerinde kurdelalarından asılmış küçük şapka vardı. Felicity bu saygısını mösyönün paltosuna bile gösteriyordu. Madam Aubain’in istemediği her şeyi kendi odasına koymuştu. O yüzden çekmecelerinin yanında yapma çiçekler ve çatı penceresinin oyuğunda Artois kontunun resmi duruyordu.

Raf sayesinde, Lulu, şöminenin üzerinde duruyordu, kadın her sabah uyandığında alacakaranlıkta kuşunu görüyor ve sonra kederlenmeden, sükunetle önemsiz olayları, en ufak detayına kadar hatırlıyordu.

Kimseyle konuşmadığından bir uyurgezer gibi yaşıyordu, Katolik Yortusu törenleri onu canlandırdı. Caddede kurulacak mihrap için komşulardan meşale, hasır kilim vs. rica etti.

Kilisede Kutsal Ruhu düşünüp taşındı ve onun bir papağana benzediğini fark etti. Epinal’in resimlerine, İsa’nın vaftiz edilmesine bakarken benzerliği iyice fark etti. Pembe kanatları, zümrüt yeşili gövdesiyle resim gerçekten Lulu’nun bir portresiydi.

Resmi satın alıp, Artois kontunun yanına astı, böylece ikisini de aynı anda görebilecekti. Hayallerinde ikisini özdeşleştirmişti, kutsal ruhla birleşince, papağan kutsanmıştı ve kadına daha canlı, daha akıllı gözüküyordu. Kuşa konuşma veren Allah, bir güvercini değil, papağını seçmişti çünkü onların sesi yoktu ama Lulu’nun atalarındandılar. Ve Felicity resme bakarak zaman zaman da biraz kuşa doğru dönerek, dua etti.

Rahibe olmak istedi ama Madam Aubain onu vazgeçirdi.

Çok önemli bir olay meydana geldi: Paul evlendi.

Önce baş noterlikte, sonra gümrükte, hazinede, sonra su ve orman işleri müdürlüğünde birkaç basamak yükseldikten sonra, otuz altı yaşında, sanki ilahi bir esinle, gerçek yolunu bulmuştu: Sicil Dairesi. Orada o kadar başarılı oldu ki, bir müfettiş kızıyla evlenmesini önerdi, çocuğu koruma sözü de verdi.

Paul işi ciddiye aldı ve kızı annesine getirdi.

Kız onların adetlerini küçümsedi, Felicity’yi kırdı ve gittiği zaman Madam rahatladı.

Ertesi hafta, Mösyö Bourais’nin  (Fransa’nın ‘Lower Brittany’ denen bölgesindeki) bir handa öldüğü haberini aldılar. İntihar söylentisi teyit edildi. Dürüstlüğü hakkında bir takım şüpheler ortada dolaştı ve madam Aubain, hesaplarını kontrol etti ve yaptığı sahtekarlıkları ortaya çıkartması uzun sürmedi, zimmetine para geçirmiş, sahte odun satışı, naylon faturalar vs.

Bu şerefsizlikler hanımını oldukça etkiledi, 1853 martında göğsünde bir ağrı oldu, dili donuklaştı, sülükler bile ateşini dindirmedi ve sekizinci gününde, tam yetmiş iki yaşında öldü.

Çiçek bozuğu, solgun yüzünü çevreleyen kestane rengi saçları sayesinde daha genç gözüküyordu, arkasından sadece birkaç arkadaşı yas tuttu, yaşama tarzındaki kibirlilikten ötürü insanlar ona mesafeliydiler.

Hanımlar için ağlanmazsa da, Felicty hanımı için gözyaşı döktü, madamın kendisinden önce ölmesi onun çok canını sıkıyordu, sıranın onda olması gerekirdi, bu mantıksız ve uygunsuzdu.

On gün sonra (Besançon’a akın zamanı) mirasçılar geldiler, gelini tüm çekmecelere baktı, güzel olan şeyleri alıp, diğerlerini sattı ve tekrar sicil dairesine gittiler.

Madamın koltuğu, masası, ayak ısıtıcısı, sekiz sandalyesi de gitmişti. Duvarlardaki gravürlerin yerinde yeller esiyordu, iki küçük yatağı minderleriyle götürmüşlerdi, gardropta Virginia’nın eşyaları da gitmişti. Felicity yukarıya çıktı, kederden sarhoş oldu.

Ertesi gün kapıda bir kağıt asılıydı, eczacı, Felicity’nin kulağının dibine bağırdı, ev satılıyordu.

Kadıncağız sendeledi ve oturmak zorunda kaldı.

Onu en çok üzen odasından gidecek oluşuydu, zavallı Lulu, kederli bir bakışla kuşa baktı, kutsal ruha yalvardı ve puta tapar gibi bir alışkanlıkla papağanın önünde diz çöküp dua etti. Bazen çatı penceresinden giren güneş ışığı kuşun camdan yapılmış gözlerine vuruyor ve kadıncağızı mutluluktan çıldırtan bir parıltı oluyordu.

Hanımından ona üç yüz seksen frank miras kalmıştı. Sebzesini bahçeden sağlıyordu, giysilere gelince, son günlerine yetecek kadar giysisi vardı ve akşam olur olmaz yatarak, gaz lambasından tasarruf ediyordu. 

İkinci el eşya satan eskisicide  satılan mobilyalara rastlamamak için dışarıya nadiren çıkıyordu. Baş dönmesiden sonra bir ayağı sendeler olmuştu ve gücü azalıyordu. Rahibe Simon manav işinde iflas etti, her sabah gelip kadının odununu kesiyor ve tulumbadan suyunu pompalıyordu.

Gözleri göremiyordu, panjurlar bir daha hiç açılmadılar. Yıllar geçti, ev ne satıldı, ne de kiralandı.

Kendisini atarlar korkusuyla Felicity tamir edilmesi gereken şeyleri kimseye söylemedi. Çatı akıyordu, tüm kış boyunca yastığı sırılsıklam oldu. Paskalya’dan sonra kan tükürmeye başladı.

O zaman rahibe Simon doktor çağırttı. Felicity, ne olduğunu bilmek istiyordu ama tek kelime işitemeyecek kadar sağır olmuştu, ama “zatüree” sözcüğünü duyabildi. Hafifçe “Ah, madam gibi” dedi. Hanımın sonunu takip etmesi ona doğal geliyordu.

Caddeye mihrap yapma vakti yaklaşıyordu. İlki daima tepenin dibine kurulurdu, ikincisi postanenin önüne, üçüncü de yolun ortasına. Bu konuda anlaşmazlıklar vardı ve sonunda Madam Aubain’in avlusunu seçtiler.

Nefes darlığı ve ateşi arttı, Felicity mihrap için bir şey yapamamaktan üzülüyordu, en azından oraya bir şey koyabilseydi! Sonra papağan aklına geldi. Bu uygun değildi, komşular itiraz ettiler. Fakat rahip ona izin verdi. Kadın o kadar mutlu olmuştu ki, ölünce tek hazinesi, Lulu’yu hediye olarak kabul etmesi için yalvardı.

 Salı’dan cumartesiye, yortu akşamına kadar hep öksürdü. Akşam yüzü düştü, dudakları diş etlerine yapıştı, kusmalar başladı ve ertesi gün, şafakta, kendini çok kötü hissettiğinden rahibi çağırttı.

Üç yaşlı kadın yanıbaşında dualar ettiler, sonra Fabu’yla konuşmak istediğini söyledi.

Adam bayram giysileriyle geldi, bu kasvetli ortamda çok tedirgindi.

Felicity, biraz gayretle kolunu uzatarak “ onu senin öldürdüğünü düşünmüştüm beni affet” dedi. 

Bu da ne demek oluyordu? Onun gibi bir adamı cinayetle suçlamak! Adam az kalsın kavga çıkartacaktı.

“ Aklı başında değil, kolayca anlaşılıyor!”

Felicity, zaman zaman hayaletlerle konuştu. Yaşlı kadınlar gittiler. Madam Simon kahvaltı yaptı.

Az sonra Lulu’yu aldı ve Felicity’nin yanına getirerek, “haydi ona hoşça kal de!” dedi.

Kuş ceset olmasa da kurtlar her yanını kemirmişti, kanatlarından biri kırılmıştı, midesindeki dolgular dışarı dökülmüştü ama gözleri görmeyen kadın kuşunu alnından öptü ve yanağına bastırdı. Rahibe Simon kuşu aldı ve mihraba götürdü.

V

Çimenlerden yazın kokusu geliyor, sinekler vızıldıyor, güneş nehrin üzerinde parlıyor ve çatıları ısıtıyordu. Rahibe Simon odaya döndü ve huzurla uyudu.

Kilisenin çanları kadını uyandırdı, insanlar akşam duasından dönüyordu, Felicity’nin hastalığının şiddeti azalmıştı. Törende yürüyenleri düşündükçe, gözünün önüne geldi, sanki kendisi de onlarla yürüyordu.

Okul talebeleri, korodakiler ve itfaiyeciler kaldırım boyunca yürüyorlardı, yolun ortasında en önde kilisenin baş mabeyincisi elinde mızraklı asasıyla yürüyordu, ikinci mabeyinci elinde büyük haçlı asayla geliyordu, öğretmen çocukları hizaya sokuyor, rahibeler küçük kızlar için tasalanıyordu, en güzellerinden üçü, kıvırcık saçlarıyla birer melek gibi etrafa gül yaprakları serpiyorlardı, papaz yardımcısı kollarını açmış bandoyu yönetiyordu, buhurdanlık taşıyan iki kişi her adımda dört kilise görevlisinin ve tören cübbesiyle papazın taşıdığı, ateş kırmızısı kadife platformdaki İsa’ya dönüyordu, evlerin duvarlarını kaplayan beyaz örtüler arasında, kalabalık arkadan geliyordu ve tepenin dibine ulaştılar.

Felicity’nin alnı soğuk soğuk terliyordu, rahibe Simon bir havluyla terini kurularken, kadıncağıza bir gün hepimiz gideceğiz diyordu. Kalabalığın uğultusu yükseldi, bir an çok yüksekti sonra sesler kesildi.

Atış sesleriyle pencereler sarsıldı, bunlar Efkaristiya’yı selamlayan posta arabalarıydı, papağanını merak eden Felicity ızdırapla gözlerini oynattı ve mümkün olduğu kadar yüksek sesle “o nasıl?” dedi.

Can çekişmeye başlamıştı, hırıltıları arttı, göğsü inip kalkıyordu, ağzının kenarında köpükler birikti ve tüm vücudu titriyordu.

Az sonra borazanlar, çocukların berrak sesleri ve tok erkek sesleri duyuldu. Arada hepsi susuyordu, yerdeki çiçekler yüzünden ayak sesleri sanki çayırdaki sürülerin sesini andırıyordu.

Rahipler avluya geldiler. Madam Simon bakmak için pencerenin önündeki sandalyeye çıktı ve böylece mihrabı görebildi.

Mihrabın üzerinde İngiliz dantelleriyle süslenmiş, yeşil çelenkler asılıydı, tam ortadaki iki kutuda kutsal emanetler vardı, köşelerde iki portakal ağacı yapılmıştı ve onun yanında boylu boyunca gümüş şamdanlar ve porselen vazolar dizilmişti, içlerinden ay çiçekleri, zambaklar, karanfiller, şakayıklar, demet demet ortancalar, yüksükotları fışkırıyordu.

Bu parlak renk cümbüşü, masadan halıya doğru inen bir çizgi çiziyor, kaldırımlara sürünüyor ve nadir şeyler insanın gözünü alıyordu; menekşe saplı, gümüş yaldızlı şekerlik, Alenkon kuvarsından yapılmış küpeler, iki panoda Çin manzarası, Luluyu güllerin altına saklamışlardı, sadece lacivert taşı gibi mavi göğsü gözüküyordu.

Kilise görevlileri, korodakiler, çocuklar avlunun üç yanına dizildiler. Rahip yavaşça basamakları çıktı, dantel üzerine yaldızlı kocaman ‘Altın Güneş’i yerleştirdi. Herkes diz çöktü ve sallanan buhurdanlıklar zincirlerin üzerine konuldu.

Mavi bir duman Felicity’nin odasına doldu, kadın mistik bir duyguyla havayı kokladı; sonra gözlerini yumdu, gülümsüyordu, kalp atışları gitgide yavaşladı ve düzensizleşti sanki suyu azalan bir çeşme, veya azalan bir yankı gibiydi ve son nefesini verdiğinde, göklerin açılıp, başının üzerinde dev bir papağanın uçtuğunu gördüğünü sandı. 

 

SON

Yazan: GUSTAVE FLAUBERT
Çeviren: Müjde Dural

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !