Bir Milyonluk Banknot - Mark Twain (1. bölüm)

 

1

 

27 yaşındayken, San Fransisco'da bir madencilik borsası şirketinde memurdum ve borsadaki her şey hakkında uzman olmuştum, dünyada tek başımaydım, kendi aklım ve lekesiz ismimden başka güvenecek hiçbir şeyim yoktu fakat bunlar ileride zengin olmam için yeterliydi ve umutlarım bana yetiyordu.

 

Cumartesi öğleden sonralarım bana aitti ve küçük bir tekneyle körfezde gezinmeyi adet edinmiştim, bir gün oldukça açılmayı göze aldım ve açık denize sürüklendim, gece olunca umudum kesilmişti ki, Londra'ya giden küçük bir gemi beni kurtardı, uzun ve fırtınalı bir yolculuktu ve yolculuk boyunca sıradan bir denizci olduğumdan beni ücret vermeden çalıştırdılar, Londra'ya vardığımızda, elbiselerim yırtık, pırtık, pisti ve cebimde sadece bir dolarım vardı. Bu para, bir günlüğüne karnımı doyurdu  ve barınmamı sağladı, ertesi 24 saat ne yiyeceğim, ne de yatacak yerim vardı.

 

Ertesi gün. sabah saat 10 sularında, aç ve yorgun Portland Place'e doğru ayaklarımı sürüyordum...bir mürebbiyenin gezdirdiği bir çocuk, bir ısırık koparttığı, kocaman, parlak bir  armudu çöpe attı, tabii ki durdum ve aç gözlerimi çamurlu hazineye diktim. Ağzım sulandı, midem kazındı, tüm benliğim çöplükteki armudu istiyordu fakat almak için her harekete geçişimde, gelip geçenler amacımı farkediyordu ve tabii ki, tekrar doğruluyor, ilgim yokmuş, armut hiç umurumda değilmiş gibi davranmaya çalışıyordum, bu durum devam edip durdu ama bir türlü armudu alamadım. Umutsuzca, bu utanca göğüs germekten vazgeçiyordum ki, arkamda biri pencereyi açtı ve bir beyefendi bana seslendi:

 

Lütfen içeri gelin?”

 

Yaşlıca, iki beyin oturduğu, lüks bir dairedeki, şaşaalı bir odaya alındım, uşağı gönderdiler, oturmamı söylediler. Kahvaltılarını az önce bitirmişlerdi ve kahvaltıdan arta kalanlar beni kahrediyordu. Yiyecekler yüzünden aklım neredeyse yerinden çıkacaktı ama davet edilmediğimden elimden geldiğince derdime katlanacaktım.

 

2

 

Meğerse epey bir zaman sonra öğreneceğim üzere, benim bilmediğim bir şeyler oluyormuş. Ama size şimdi anlatacağım. Bu iki kardeş birkaç günden beri hoş bir konuda tartışıp duruyorlarmış, sonunda İngilizlerine hep yaptığı gibi bu konu üzerine bahse girmeye karar vermişler.

 

Hatırlarsanız, Bank of England'ın yabancı bir ülkeyle ilgili özel bir amaç için 1 milyon poundluk iki banknont bastırmıştı. Şu veya bu nedenden ötürü sadece biri kullanıldı ve iptal edildi, diğeri hala bankanın kasasında duruyor. Şimdi, bu iki kardeş, hiç arkadaşı olmayan, parasız, çok dürüst, zeki ve yabancı birininin cebinde nasıl aldığını izah edemediği, bin milyonluk banknotla Londra'da neler yapabileceği hakkında tartışmaya girmişlerdi. Birinci kardeş, adamın açlıktan öleceğini, öteki ise ölmeyeceğini iddia ediyordu, birinci kardeş adamın banknotu bir bankaya veremeyeceğini çünkü verdiği anda tutuklanacağını söylüyordu, tartışma, ikinci kardeş, "20.000 dolara bahse girerim ki, adam hapse girmeden, bu şekilde bir ay idare eder" deyinceye kadar sürdü. Öteki kardeş, iddiayı kabul etti. Diğer kardeş, bankaya gitti ve bankonutu aldı, sonra yazısı güzel olan bir katibe bir mektup yazdırdılar ve iki kardeş pencerenin önünde oturup, banknotu verecek doğru adamı beklemeye karar verdiler.

 

Pekçok dürüst yüzlü insan görmüşlerdi ama yeterince zeki değildi, zeki olanlar da dürüst değildi, kimisi hem dürüst, hem zekiydi ama yeterince yoksul değildi, kimisi de yoksul ama yabancı değildi. Beni görene kadar herkeste bir kusur bulmuşlardı. Sonunda bende karar kılmışlar ve oy birliğiyle beni seçmişlerdi. Ben de niçin çağrıldığımı söylemelerini bekliyordum, hakkımda sorular sordular, onlara hikayemi anlattım ve sonunda bana amaçlarını anlattılar. Sonunda da benim amaçları için uygun kişi olduğumu söylediler, çok memnun olduğumu belirttim ve amaçlarının ne olduğunu sordum, sonra bir tanesi bana bir zarf verdi amacın zarfın  içinde yazdığını söyledi, zarfı açacakken 'hayır' dediler, zarfı oturduğum yere götürüp, dikkatle incelememi ve aceleye getirmememi istediler, şaşırmıştım, meseleyi daha ayrıntılı öğrenmek istiyordum ama anlatmadılar, ben de benimle dalga geçtiklerini, bir tür şaka yaptıklarını düşünerek, kendimi küçük düşürülmüş, hakarete uğramış hissederek evlerinden ayrıldım. Böyle zengin ve güçlü insanların hakaretlerine alışkın değildim ama katlanmak zorunda kalmıştım.

 

3

 

Artık tüm dünyanın gözü önünde armudu alıp, rahatça yiyebilirdim ama kaybolmuştu, bu talihsiz görüşme yüzünden armudu da kaybetmiştim, ve armudu düşünmek bu adamlara karşı duyduğum hisleri yumuşatmamıştı, adamların evini geride bırakır bırakmaz, zarfı açtım ve içinde para olduğunu gördüm! Bu kişiler hakkındaki görüşlerim değişti! Hiç vakit kaybetmeden parayı ve mektubu yeleğimin cebine koydum ve en yakın ve ucuz lokantanın yolunu tuttum, üff nasıl yedim!..artık yiyemeyecek hale gelince, katlanmış parayı aldım ve düzleştirdim, bir göz atınca az kalsın bayılacaktım! Beş milyon dolar! Başım dönüyordu...

 

Kendime gelinceye kadar, bir dakika kadar şaşkın, dumura uğramış şekilde banknota bakmış olmalıyım. Sonra ilk farkettiğim şey garsonun haliydi, gözü paranın üzerindeydi, afallamıştı. Tüm vücudu ve ruhuyla ayaklarıma kapanacak gibiydi ama elini, ayağını kımıldatamıyor gibi görünüyordu. Orada yapılacak en mantıklı şeyi yaptım, banknotu garsona uzattım ve gayet rahat

" Lütfen bozar mısınız? " dedim.

Garson tekrar normal haline geldi ve binlerce özür dileyerek, banknotu bozamayacağını söyledi. Banknotu eline veremiyordum, sanki kutsal bir şeymiş gibi dokunmaya bile korkuyor gibiydi.

"Sizin için uygun olmadığı için kusura bakmayın ama bozmanız için ısrar ediyorum başka param yok" dedim.

Fakat garson bunun sorun olmadığını, meseleyi başka zaman halledebileceğimizi söyledi, uzun bir süre bir daha o taraflara uğrayamayabileceğimi söyledim ama önemli olmadığını, bekleyebileceğini, ne istersem yiyebileceğimi ve ne zaman istersem o zaman gelip, ödeyebileceğimi, sırf şakacılıktan öyle giyinerek insanlarla gırgır geçtiğim için benim kadar zengin bir beye güvenmekten korkmayacağını söyledi. Tam o sırada bir başka müşteri içeri giriyordu, garson hilkat garibesini gözlerden uzak tutmak istediğini ima etti, kapıya kadar beni selamlaya selamlaya geçirdi. Ben de polis beni tutuklamadan filan yaptıkları hatayı düzeltmeleri amacyla yeniden o iki kardeşin evine gitmek üzere çıktım. Gerçi hiç kabahatim olmasına rağmen bayağı sinirli ve oldukça korkmuştum. Ama insanları bir serseriye bir poundluk banknot yerine, 1 milyon poundluk banknot verdiklerini farkedince, kendi gözlerinin bozuk olmasına kızacak yerde, o serseriye kızacaklarını bilecek kadar iyi tanıyordum. Evlerine yaklaştıkça heyecanım arttı, ortalık sessizdi, sanırım daha yaptıkları salaklığı farketmemişlerdi, aynı uşak kapıda belirdi, iki beyi sordum.

 

4

 

Uşak, soğuk bir şekilde ' Beyefendiler gittiler" dedi.

Gittiler mi? Nereye gittiler?”

Seyahata çıktılar..”

Ama nereye?”

Amerika'ya sanırım.”

Amerika mı?”

Evet efendim.”

Neyle? “

Söyleyemem efendim..”.

Ne zaman dönecekler?”

Bir ay sonra.”

Bir ay mı! Off, bu korkunç! Onlarla nasıl konuşabilirim bir fikir verin, çok çok önemli.”

Gerçekten hiçbir fikrim yok efendim, nereye gittiklerini bilmiyorum..”

O zaman aileden bir başkasını görmeliyim”

Aile de yurt dışında..aylardır..galiba Mısır veya Hindistan'dalar..”

Bak ahbap, korkunç bir hata oldu, akşam olmadan dönmeliler, onlara burada olacağımı söyler misin? Hata düzelene kadar gelmeye devam edeceğim,” korkmalarına gerek de yok..”

Geri dönerlerse size söylerim ama hiç sanmıyorum, sizin bir saat sonra buraya geleceğinizi ve benim her şeyin yolunda olduğunu söylememi istemişlerdi, fakat şunu söylemeliyim ki, tam vaktinde buraya gelecekler ve sizi bekleyecekler.”

 

Böylece oradan ayrıldım, neredeyse aklımı kaçıracaktım, tam vaktinde burada olacaklar da ne demekti? A! Belki mektupta her şeyi açıklamışlardı, mektubu unutmuştum, alıp okumaya başladım:

 

" Yüzünden anlaşıldığı üzere sen akıllı ve dürüst bir insansın, bir yabancı ve yoksul biri olduğunu biliyoruz, zarfın içinde bir miktar para bulacaksın, bu parayı sana 30 günlüğüne faizsiz borç olarak verdik, bu sürenin sonunda buraya gelip rapor vereceksin. Senin üzerine iddiaya girdim, eğer ben kazanırsam istediğin her şeyi- ne istersen- vereceğim. Kendini ispatlar ve yeterli olduğunu gösterirsen.”

 

5

 

Ne adres, ne imza, ne de tarih vardı...

Evet bu tam bir arapsaçıydı! Sizler bana önceden ne olduğunu bildiğiniz bir görev yüklediniz ama ben bilmiyordum. Bu benim için zor bir bilmeceydi. Bana nasıl bir oyun oynadıklarını bilmiyordum, bu iş benim iyiliğime miydi, kötülüğe miydi? Bir parka gittim, oturdum ve tüm bu olanları ve yapabileceğim en iyi şeyin ne olacağını düşündüm.

Bir saat sonra düşüncelerim aşağıdaki şekle dönüşmüştü:

Bu adamlar benim belki iyiliğimi, belki de kötülüğümü istiyorlardı, buna karar veremezdim, boş verdim, ya bir oyun oynuyorlardı, ya da bir deney yapıyorlardı, bunun ne olduğuna da karar verememiştim, buna da boş verdim, benim hakkımda bahse girmişlerdi, ne hakkındaydı bu bahis? Buna da boş verdim, karar veremeyeceğim şeyleri bıraktım, geride somut, sınıflandırılmış, etiketlendirilmiş, kesin tek şey kalmıştı, eğer Bank of England'a gider ve bu parayı sahibinin hesabına yatırmalarını istesem yatırırlardı, çünkü ben tanımasam da onlar adamı tanıyorlardı, fakat bu parayı nasıl elde ettiğimi soracaklardı, onlara gerçeği söylersem doğruyu söylemek gerekirse beni tımarhaneye atarlardı veya yalan söylersem hapsi boylardım, bununla borç filan almaya kalksam da aynı şey başıma gelecekti, istesem de istemesem de, bu büyük yükü adamlara geri dönene kadar taşımak zorundaydım, benim için bir avuç kül kadar faydasız bir şeydi, ama yine de bir yandan geçimimi sağlarken, banknotu da iyi saklamak ve korumak zorundaydım, kimseye veremezdim, ne dürüst bir vatandaş, ne de karayolu şerifi kabul ederdi, bu iki kardeş ise güvendeydiler, banknotlarını kaybetsem veya yaksam bile, yine de güven içindeydiler çünkü ödemeyi durdururlar ve banka onlara yeniden kredi açardı, ama benim bahsi kazanana dek bir ay masraf yapmadan ve kar etmeden geçinmem gerekiyordu. Şu bahis herneyse onu kazanana ve bana verdikleri sözü tutana dek bunu yapmalıydım. Bu tür adamların söz verdikleri şeyler kayda değer şeyler olmalıydı.

 

6

 

Durumumla ilgili epey düşündüm, ümidim arttı, şüphesiz bana söz verilen ücret büyük olmalıydı, bir ay sonra başlayacaktı ve o zaman rahat edecektim. Az sonra kendimi bayağı iyi hissetmeye başlamıştım, bu arada caddelerde avare avare dolaşıyordum. Bir terzi dükkanının önünde durdum, üzerimdeki pılıpırtıyı atıp, doğru dürüst bir şeyler giymek için can atıyordum. Ücretini ödeyebilir miydim? Hayır; yanımda bir milyonluk banknottan başka bir şey yoktu o yüzden yoluma devam ettim ama tekrar geri döndüm, dükkan beni zalimce kışkırtıyordu, kendimle mücadele ederken aşağı, yukarı belki altı kez dükkanın önünde gezindim durdum, sonunda pes ettim ve içeri girdim, sormak zorundaydım, bana uygun, başkasına olmamış bir giysileri olup olmadığını sordum, konuştuğum adam başını sallayıp başka birini çağırdı ve bana cevap vermedi, işaret ettiği adamın yanına gittim, o da yine cevap vermeden, tek söz etmeden başıyla başka birine gönderdi. Adamın yanına gittim ve bana

Birazdan sizinle ilgileneceğim” dedi.

İşi neyse bitirene kadar bekledim. Sonra adam beni arkadaki bir odaya aldı, bir yığın beğenilmemiş takım içinden, en kötüsünü benim için seçti, üzerime giydim ama üzerime oturmadı, yeniydi ama çok da kötüydü, onu giymek istiyordum bu yüzden bir kusur bulamadım ama kayıtsız bir şekilde şöyle dedim:

Parası için birkaç gün bekleyebilir misiniz? Üzerimde hiç ufak para yok da”

Adam son derece alaycı bir yüz ifadesiyle,

Ah, öyle mi? Tabii, zaten beklemiyordum da, sizin gibi beyefendilerin yanlarında büyük miktar para taşırlar. “

Bozulmuştum ve

Dostum, bir insanı her zaman üzerindeki giyselere bakarak yargılamamalısın, bu takımın parası pekala da ödeyebilirim sadece seni o kadar büyük bir parayı bozmak zorunda bırakmak istemedim.” dedim.

 

7

 

Bu sefer tavrını biraz değiştirdi ama yine de havalı bir şekilde,

Sizi kırmak istemedim ama taşıdığınız miktarı bozamayacağımız sonucuna varmanızı düşünmenizi istemedim, tam tersine bozabiliriz.”

Banknotu ona uzattım ve

Madem öyle, kusura bakmayın” dedim.

Adam gülümseyerek parayı aldı, öyle bir gülümseme ki, hani suya taş atarsınız da, dalga dalga yayılır ya aynen öyle, tüm yüzü gülümsemekten kırıştı, sonra elindeki banknota bir gözattı ve gülümsemesi yüzünde dondu, sapsarı kesildi, Vezüv yanardağının lavları gibi kızardı, bozardı, bir gülümsemenin böyle başlayıp, bitmesini daha önce hiç görmemiştim. Dükkanın sahibi ne olduğunu anlamamıştı.

Şey, ne oluyor? Mesele nedir? Ne istiyor?”

Bir mesele filan yok, sadece paramın üstünü bekliyorum.”

Hadi, hadi Tod, şuna parasının üzerini ver.”

Üzerini ver demesi kolay efendim ama şuna bakar mısınız?”

Mağazanın sahibi parayı aldı, şöyle bir baktı ve bir ıslık çaldı, beğenilmemiş elbiseler yığının bir tarafa atıp, heyecanlı heyecanlı ve kendi kendine konuşuyormuş gibi konuşmaya başladı.

Çılgın bir mültimilyonere şu rezil giysiyi satmaya kalkmak ha!Salak Tod, sen doğuştan salaksın! Hep bu tür şeyler yaparsın. Milyonerleri mağazamızdan uzaklaştıracak, bir milyoneri, bir serseriden ayırtetmeyi bilmiyor!Ah, işte aradığım şey, beyefendi lütfen şunları şöminede yakın, bana bir iyilik yapıp, şu gömleği ve takımı giyin, sade, şık ve mütevazi ve de asilane, yabancı bir Prens için dikilmişti. İsmini mutlaka duymuşsunuzdur, majesteleri Halifax Hospodor'u. Bunu bırakmak zorunda kaldı ve onun yerine matem giysisi aldı çünkü annesi ölmek üzereydi ama ölmedi. Herneyse, işte, pantolonlar da oturdu, size çok yakıştı, şimdi de yelek ve ceket..işte mükemmel. Tanrım! Hepsi harika! Hayatımda bu kadar iyisini görmedim.”

 

8

 

 

Ben de beğendiğimi söyledim.

Tabii ki efendim, tabii ki..şimdilik idare eder ama sizin ölçülerinize göre bir şeyler dikene kadar bekleyin. Tod bir kağıt, kalem al, bacak: 80 cm, paça genişliği...”

Ben tek kelime etmeden tüm ölçümü almıştı ve gündüz giysileri, akşam giysileri, her tür takım için siparişler veriyordu. Fırsat bulunca

Fakat beyefendi, tüm bu siparişleri veremem ki, ancak parayı bozarsanız.”

Asla efendim! Asla, para sözkonusu bile değil, ne demek? Tod çabuk, vakit kaybetmeden bunları beyefendinin adresine gönder, diğer müşteriler bekleyebilir, beyefendinin adresini al..”

Taşınıyorum o yüzden uğrayıp, yeni adresimi size bırakırım.”

Tabii ki efendim, tabii ki..bir saniye, sizi geçireyim efendim, iyi günler beyefendi, iyi günler..”

Eveeet...neler olacağını tahmin ettiniz değil mi? İstediğim her şeyi almaya kalktığımda, banknotu bozdurmak istiyordum, bir hafta içinde istediğim tüm ihtiyaçlarıma ve lüksüme sahip olmuştum, Hannover Meydanı'ndaki  pahalı bir otelde kalıyordum, akşam yemeklerimi orada yiyordum ama kahvaltımı milyonluk pound'umla ilk gittiğim Harris'in mütevazi lokantada yapıyordum. Yeleğinin cebinde bir milyon pound ile dolaşan kafayı yemiş yabancı olarak ünüm her yere yayılmıştı, neredeyse bir tür azizdim. Harris'in yeri ünlenmiş ve müşterilerle dolup taşıyordu. Harris o kadar müteşekkirdi ki, bana borç vermekte ısrar etti, harcayacak param vardı ve zenginler, ünlüler gibi yaşıyordum. Zaman gelince batacağımı düşünüyordum ama şu anda iyi gidiyordu, ya yüzecek ya boğulacaktım. Gördüğünüz gibi felaketin eli kulağındaydı bu da işin ciddi bir yanı, akla yatkın bir yanı, trajik bir yanıydı yoksa her şey çok gülünç sayılabilirdi. Geceleyin, karanlıkta trajik yanı ağırbasıyordu ve beni hep tehdit ediyor, uyarıyordu, ben de inliyor, sarsılıyor ve uykularım kaçıyordu. Ama gündüzlerin neşeli ışığında trajik yanı kayboluyor ve yokoluyordu, mutluluktan havalarda uçuyor derdiniz.

 

 

9

 

 

Ve doğallıkla, şehrin şöhretli kişilerinden birisi olmuştum, bu başımı döndürmüştü birazcık değil oldukça fazla. İngiliz, İskoç ve İrlanda gazetelerinde 'yelek cebinde milyonluk banknotla gezen adamın son yaptıkları, ettikleri'ne rastlamamak imkansızdı. Başta bu gazetelerde dedikodu sütunlarının dibindeydim, sonra şövalyelerin, baronların, tırmanabileceğim en üst sınıftaki insanların yerlerine geçtim...fakat bu ün sayılmazdı, kötü şöhret gibi bir şeydi, sonunda en üst seviyeye çıktım – şövalyelik- ve bir anda kötü şöhretten parlak üne geçiş yaptım. Punch mizah dergisinde karikatürüm de yayınlandı! Evet, artık yaratılmış bir adamdım! Yerim sağlamlaşmıştı, hala hakkımda şaka yapılabiliyordu ama yine de kabaca değil, gülünç değildi, saygınca yapılıyordu, bana gülümsüyorlardı ama kahkaha atmıyorlardı. Punch dergisinin beni pılıpırtılar içinde, Londra Kulesi 'ni gezmekiçin kule muhafızyla sıkı sıkıya pazarlık yaparken çizdiği günler geride kalmıştı. Gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz, kimsenin umurunda olmayan genç bir adamken, şimdi birdenbire söylediğim her şey tekrar ediliyor, dışarı çıkınca “işte bu giden o !” deniliyor, kahvaltımı bile kalabalık bir grup eşliğinde yapıyor, operaya gittiğimde binlerce dürbün gözlerini bana dikiyordu. Şöhret içinde yüzüyordum.

 

 

Biliyor musunuz, o eski yırtıkpırtık giysilerimi saklıyor ve arada sırada onları giyiyor ve hakaret görüp, hor görülüp sonra da milyonluk banknotla onları şaşırtmanın keyfini çıkartıyordum. Fakat bunu uzun süre devam ettiremedim çünkü gazetelerdeki resimler kıyafetimi o kadar iyi çizmişlerdi ki, sokağa çıkar çıkmaz tanınıyordum ve peşime bir kalabalık düşüyordu. Ve bir şey satın almaya kalkarsam daha ben banknotu çıkartmadan, dükkancı “dükkan sizin” diyordu.

 

 

10

 

 

Şöhretimin onuncu gününde, forsumun görevini yerine getirmek maksadıyla Amerikalı bakana saygılarımı sunmaya gittim. Beni çoşkuyla karşıladı, geciktiğim için payladı ve ancak o akşam vereceği davete katılırsam affedeceğini söyledi, bir konuğu katılamayacak, onun yerini alacakmışım. Katılacağımı söyledim. Konuşurken onun babasıyla, benim babamın çocukken çok samimi okul arkadaşı oldukları da ortaya çıktı, Yale'de de birliktelermiş ve babam ölene hep çok iyi dost olmuşlar. Sonra beni evine davet etti. Ben de hevesle kabul ettim. Doğrusu hevesli olmaktan öte çok memnundum. Sonum yaklaşınca, beni tam bir yıkımdan kurtarabilirdi. Nasıl bilmiyordum ama bir yolunu bulabilirdi. Ona içimi bu geç saatte dökemezdim. Londra'daki korkunç kariyerimin başındayken acele etmeliydim. Hayır, buna şu anda cesaret edemezdim. Yeni tanıştığım birine tüm sırları anlatmak riskliydi. Yine de içinde bulunduğum durumdan daha riskli değil. Çünkü anlıyor musunuz, aldığım tüm bu borçlara karşın, alacağım ücretin- maaşımın- sınırlarında kalmalıydım, elbette ne ücret alacağımı da bilmiyordum ama ortalama bir değer biçme hususunda yeterli bazım vardı şöyle ki, eğer bahsi kazanırsam bu zengin beyefendinin sunacakları konusunda seçme şansım olacaktı. Tabii yeterli görülürsem ki, yeterlilik gösterdiğime emindim, hiç kuşkum yoktu. Bahse gelince endişelenmiyordum, her zaman talihli olmuştum. Şimdi ben maaşımı yılda altıyüz ile bin arasında tahmin ediyordum. İlk yıl için altı yüz desek, yıl be yıl ödülü hakederek en yüksek rakama gelecektim. Başta, sadece ilk yılın maaşı kadar borçlu olacaktım. Herkes bana borç vermeye can atıyordu ama ben çoğunu şu veya bu bahaneyle başımdan savıyordum. Bu yüzden bu borçluluk sadece 300 dolarlık borcu temsil ediyordu, kalan 300 dolar benim satın aldığım şeylerdi. Dikkatli ve tutumlu olursam ki, böyle olmaya niyetliydim, bir sonraki ayın maaşının beni ay sonuna kadar idare edeceğine inanıyordum. Bir aylık süre dolduğunda ve iki kardeş seyahatlerinden döndüklerinde her şeyin yoluna gireceğinden emindim çünkü hemen iki yıllık maaşımı alacaklılara paylaştıracak ve işimin başına dönecektim.

1. Bölümün sonu

 

YAZAN: MARK TWAIN

Çeviri: Müjde Dural
Orijinali: http://www.eastoftheweb.com/short-stories/UBooks/MilPou.shtml

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !