CHENIERE CAMİNADA'da - KATE CHOPIN

(At Cheniere Camiada)

 

<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->

O Pazar sabahı kilisede herkesin Tonie diye çağırdığı Antoine Bozace’den daha  sakar birine benzer kimse yoktu. Fakat sakar, hantal olup olmamak Tonie’nin umurunda değildi. Annesinden başka hiçbir kadınla doğru dürüst konuşamayacağını hissediyordu fakat adadaki genç kızlardan herhangi birinin kalbini tutuşturmak gibi bir niyeti olmadığından, ne fark ederdi ki?

 

Cheniere Camiada’da kendisinden daha iyi bir balıkçı olmadığını biliyordu, yüzü fazla uzun ve bronzlaşmış, dudakları fazla şekilsiz ve gözleri çok içten neredeyse fazla dürüsttü.

 

Yaz ortasıydı, körfezden esen sıcak, tembel rüzgar dosdoğru kilisenin pencerelerinden içeri giriyordu. Genç kızların şapkalarının kurdelaları kuşların kanatları gibi uçuşuyor ve yaşlı kadınlar baş örtülerinin havalanan uçlarını yakalamaya çalışıyorlardı.

 

Sıcak havada birkaç sivrisinek vızıldıyarak, insanları belli bir dikkat ve önem derecesinde rahatsız etti, mihraptaki rahibin ağır sesi yükseldi ve bir ilahiye dönüştü: “ her şeye gücü yeten  tek tanrıya inanırım” ve sonra birdenbire, herkes heyecanla birbirine baktı.

 

Birisi orgda adadaki hiç kimseyi uyandırmaya yetmeyecek bir şey çalıyordu, çalınan notalar bir gün yoldan geçen birinin kullanılmayan tuşlara öylesine dokunmasından beri, duyulmamıştı, uzun, tatlı bir müzik parçası balkondan başlayarak tüm kiliseyi doldurdu.

 

Annesinin yanında duran Tonie’ye ve oradaki herkese sanki bir meleğin Lady of Lourdes kilisesine gelip, insanlarla iletişim kurmak için böyle ilahi bir yol seçmiş gibi geldi.

 

Fakat bu başka bir dünyadan gelen bir yaratık değil, Grand Isle’den gelen genç bir hanımdı. Kestane kahvesi saçları ve mavi gözleriyle oldukça güzel biriydi, modaya uygun, şık kumaştan puanlı bir elbise giymiş, beyaz denizci şapkası takmıştı.

 

Ayinden sonra Tonie, kızı kilisenin dışında gördü, bu güzel hizmetinden dolayı rahibin teşekkür ve övgülerini alıyordu.

 

Ayin için Grand Isle’den Baptiste Beaudelet’in küçük yelkenlisiyle gelmişti, yanında iki genç adam ve adada pansiyonları olan iki hanım da vardı. Tonie, hanımları tanıyordu, dul bayan Lebrun ve onun yaşlı annesi. Fakat onlarla konuşmaya teşebbüs etmedi; ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu, diğerlerin yaptığı gibi bir kenarda durup, gruba bakıyordu, ciddi ve içten bakışları güzel orgcunun üzerindeydi.

 

O gün Tonie akşam yemeğine geç geldi, annesi şömineli, şirin mobilyalı, kırmızı döşemeli, küçük, sessiz odada, kocaman elleri kucağının üzerinde, sabırla yarım saat onu beklemiş olmalıydı.

 

Annesine yürüdüğünü söyledi- ne tarafa yürüdüğünü ve niye yürüdüğünü bilmiyordu. Adanın bir ucundan diğerine aylak aylak gezmiş olmalıydı ama annesine herhangi bir dedikodu veya yeni haber getirmedi. Cotures’lerin akşam yemeği için Avendette’lere gidip gitmediğini , yaşlı Pierre Francois’nun daha iyi veya daha kötü olup olmadığı ya da öldü mü, ya da topal Philibert’in o sabah yine içip içmediğini bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu ama yine de tüm köyü gezip, denize bakan, uzun sıra halinde yan yana dizili bütün küçük evlerin önünden geçmişti. Evler gri renkliydiler, zaman ve tuzlu deniz rüzgarlarıyla harap olmuşlardı.

 

Tonie hiçbir şey bilmiyordu ama dumanı üstünde yengeç çorbasının kendilerini beklediği Avendette’lere giden Coture ailesi ona “iyi günler” demişti. Birkaç kadının çığlık attığını ve sebebinin yaşlı Pierre Francois’in az önce vefat etmesi olduğunu duymuştu, fakat ne bunları, ne de kızgın kumlarda keman çalan adama boşboş bakarken, topal Philibert’in ayağını sürüye sürüye kendisine doğru geldiğini hatırlıyordu. Annesine bunları anlatamazdı ama kadına rüzgarın hafif estiğini ve Baptiste’nin yelkenlisini tıpkı bir kuş gibi denize doğru sürüklemiş olabileceğini anlattı.

 

Neyse, bu da konuşacak bir konuydu ve yaşlı, tombul madam Antoine, Tonie’ye balığı pişirecek sos için yardım ettikten sonra arkasına yaslandı ve madamın yaşlandığını söyledi. Tonie kadının belki yaşlandığını ve saçlarının beyazladığını düşündü, onun hakkında konuşmaktan hoşnut görünüyor ve annesine Barataria körfezindeki bir fırtına esnasında babasıyla, ağabeylerini kaybettiği zaman madamın nezaketi ve yardımseverliğini hatırlatıyordu.

 

Madam Antoine, kadının o yardımlarını ölene dek  unutmayacağını söyledi fakat aynı zamanda madam Lebrun’u eskisi kadar genç ve dinç görmemekten üzülüyordu. Bilhassa etraf her bahar kopartılmayı bekleyen gonca güller gibi genç kızlarla doluyken, bir koca bulma şansı gün geçtikçe azalıyordu. Orgu çalan kadın matmazel Claire Duvinge’ydi, New Orleans, Rampart caddesinde oturan ünlü bir avukatın büyük kızıydı. Madam Antoine bu bilgiyi, ayinden sonra diğer kadınlarla birlikte rahiple lafladıkları on dakika içinde öğrenmişti.

 

Tonie, “Claire Duvigne” diye mırıldandı, balık sosunun tadına bakma numarası bile yapmadı ama tabağının yanında duran esmer ekmek diliminden minik parçalar kopartıyordu. “Claire Duvigne güzel bir isim, sence de öyle değil mi anne? Cheniere’de ya da Grand Isle’de bu kadar hoş başka bir tane isim bilmiyorum, Rampart caddesinde oturuyor mu dedin?”

 

Annesinin rahipten duyduğu her şeyi ona anlatmasını çok önemsiyordu.

 

II

Tonie, ertesi sabah erkenden topal Philibert’i bulmaya gitti, ayık olduğu zaman adada ondan iyi işçi bulamazdınız. 

 

Tonie, barakasına ters çevirip koyduğu büyük yelkenlisinde işe koyuldu ama imkansızdı, elleri, beyni, aletleri iş yapmayı reddediyordu. Ani bir ümitsizlikle vazgeçti, Philibert’i buldu ve onun kendi barakasında işe koyup, kendisi de küçük, kırmızı yelkenli teknesine binip, Grand Isle’ye gitti.

 

Aptalca davrandığı için Tonie’yi uyaracak kimse yoktu, herkesin başına dert olan aşk  denen şeyin ilk belirtilerini tek başına bir türlü fark edememişti, bu güçlü içgüdünün, hiç uyarmadan tüm benliğini ele geçirdiğini başta anlayamadı, açlık ve susuzluk dürtüsüne karşı nasıl direnmeden, doğal olarak tabii oluyorsa, bu dürtüye de öyle uydu.

 

Tonie, teknesini iskeleye bıraktı ve madam Lebrun’un pansiyonuna doğru gitti, pansiyon denizden yarım mil kadar ötede, adanın tam ortasında duran büyük birkaç kulübeden ibaretti.

 

Hava pırıl pırıl ve güzeldi, denizden hafif meltemler esiyordu, bir portakal ağacından kumrular uçuştular ve Tonie onların kanat çırpışlarını dinlemek ve meşe ağaçlarına doğru uçuşlarını seyretmek için durdu. Kendisi de o tarafa doğru gidiyordu.

 

Kokulu, sarı papatyaların içinde ayağını sürüyerek, kararsız adımlarla yürürken, düşünceleri ayaklarından daha önde gidiyordu. Aklı fikri evvelsi gün kendisini çarpan kızdaydı, gözünün önü capcanlı geliyordu, kızın çaldığı ve kendisini ürperten o ilahi müziği de hatırlıyor ve hala ruhunda hissediyordu.

 

Fakat kız bugün farklı gözüküyordu, Tonie onu ilk gördüğünde kız sahilden dönmekteydi, dün kendisine refakat eden erkeklerden birinin koluna yaslanmıştı, farklı giyinmişti, zarif, mavi pamuklu bir elbise vardı üzerinde, arkadaşı ikisinin üzerine büyük bir güneş şemsiyesi tutuyordu, şapkalarını değiş tokuş etmişlerdi ve büyük bir çoşkuyla gülüyorlardı.

 

İki genç adam kızın arkasında yürüyor ve onun dikkatini çekmeye çalışıyorlardı, grup, bir ağaca yaslanmış olan Tonie’nin önünden geçerken, kız  gence baktı, fakat elbette çocuğu tanımıyordu, kız İngilizce konuşuyordu, Tonie’nin zarzor anladığı bir lisan.

 

Meşe ağaçlarının altında, çoğu madam Duvigne’den daha güzel, başka bir sürü kız vardı ama Tonie onları görmüyordu bile, varlıklarından habersizdi. Tüm dünyası bayan Duvigne ve yanındaki adamların siluetinden ibaret olacak şekilde altüst olmuştu.

 

Tonie madam Lebrun’a giderek, istediği portakalları ertesi gün Cheniere’den getireceğini söyledi, kadın memnun oldu ve oradaki dükkanlardan adada bulamadığı başka şeyler de ısmarladı, Cheniere’li balıkçıların yaz sezonunda işsiz olduklarını bilmesine rağmen çocuğa sebebini sormadığı gibi, Tonie’nin yelkenlisini iskeleye bıraktığını ve her gün  madamın emrine amade olacağını söylemesine de şaşırmadı. Tonie’nin cömertliğini biliyordu ve başkaları gibi teknesini kira vermek istediğini düşündü. İçgüdüsel olarak tek yolun bu olduğunu düşünmüştü.

 

Ve işte böylece o yaz Tonie zamanının çok azını Cheniere Caminada’da geçirdi. Yaşlı madam Antoine bu yüzden çok şikayet ediyordu, kendisi hayatında topu topu iki kere Grand Isle’ye ve bir kere de Grand Terre’ye gitmişti ve her seferinde eve döndüğüne çok mutlu olmuştu.

Tonie’nin günlerini, gecelerini evinden uzakta, Grand Isle’de geçirmesinin özellikle kış boyunca da orada olmasının sebebini anlayamıyordu, hem de kendi evlerinde ve kendi annesinin iş yerinde yapılacak onca iş varken. Tonie’nin Grand Isle’de Camina’dakinden çok, çok, daha fazla yapacak şeyi olduğunu bilmiyordu.

 

 

Claire Duvigne’nin  terlikli, narin ayağıyla iterek, salladığı büyük sallanan sandalyesinde, balkonda nasıl oturduğunu, her zaman yanında bulunan erkeklerle konuşmak için başını bir o yana, bir bu yana nasıl çevirdiğini görmek zorundaydı. Genellikle ağaçların altında çocuklarla  kıvrak hareketlerle kriket veya tenis oynarken onu seyretmesi gerekiyordu, bazı günler çıplak, beyaz kollarını nasıl denizin köpüklü dalgalarına bıraktığını görmek istiyordu, orada bile yanında erkekler oluyordu, ve gece olduğunda, yıldızların altında sessizce tek başına dururken, kızın konuşmasını, gülmesini ve şarkı söylemesini dinlemeli miydi? Tıpkı kendisi gibi ona aşık, onu isteyen bir erkeğin kollarındaki ince vücudunun nasıl dans edip, döndüğünü seyretmemeli miydi? O erkeklerin de en az kendisi kadar bu duygularına engel olamadıklarını düşünüyordu, fakat kızın Tonie’nin kırmızı yelkenli küçük teknesine binip, aralarında ancak bir, iki metre uzaklık olduğu halde saatlerce oturduğu günlerde ondan başka hiçbir şey düşünemiyordu.

 

III

Böyle günlerde dudaklarında gülümsemeler, jestler bulunan birileri daima kızın yanında bulunuyordu, sadece bir kez yalnız gelmişti.

 

Aptal gibi okuyacağını düşünerek yanında bir de kitap getirmişti ama rüzgarın uğultusundan tek bir satır bile okuyamadı. Kız, Tonie’nin onu Cheniere Caminada’da kilisenin dışında ilk gördüğü günkü gibi dikkatle bakıyordu.

 

Kitabı kucağına koydu ve yumuşak, hülyalı bakışlarla denizle, gökyüzünün kavuştuğu ufuk çizgisine bakmaya başladı. Sonra dosdoğru Tonie’ye baktı ve ilk kez doğrudan ona seslendi.

 

Diğerlerinden duyduğu için ona Tonie diye seslenmişti ve çocuğa yelkenlisi ve işi hakkında sorular sordu. Çocuk titredi ve sorularına müphem ve aptalca karşılıklar verdi, kız onunla konuşmaktan rahatsız olmadı ve çocuğun konuşamadığını ya da konuşmak istemediğini anlayınca kendisi lafa girerek konuşma isteğini tatmin etti,  Fransızca konuşarak Cheniere Caminada, insanları ve kilise hakkında konuştu, kilisede org çaldığı günü anlattı ve orgun akordunun bozuk olduğundan yakındı.

 

Rüzgarın kırmızı, gergin yelkenini şişirdiği teknesinde Tony evinde gibi rahattı, kilisede oturduğu günkü gibi sarsak ve şapşal gözükmüyordu. Çocuğun bir boğa gibi güçlü olduğu kızın gözünden kaçmadı.

 

Kız, çocuğa bakıp, kaçamak bakışlarına şaşırırken, birden gerçek kafasına dank etti, oğlanla her gün nasıl yolda karşılaştıklarını hatırladı, çocuğun aç, arzulu gözleri hep kızı arıyordu, hatırladı – ama hiçbir şey hatırlamasına gerek yoktu, bazı kadınlar tutkuyu çok iyi anlarlar, bunlar tutkuya ilham veren kadınlardır.

 

Bu düşünceyle bütün vücuduna, bir yumuşaklık ve acıma hissi ile  birlikte bir rahatlama geldi, kız, ona yaslanıp, kocaman, kahverengi eline dostça vurarak, onun için üzüldüğünü ve elinden gelse yardım edeceğini söylemek istedi. Bu düşünceyle, çocuk kızın gözündeki kayıtsız, ilgisiz kalınacak biri olma durumundan kurtuldu, biraz önce çocuğa geri dönüp, kendisini eve götürmesini istemeyi düşünmüştü. Fakat şimdi, kaba saba bir balıkçı da olsa, onun karşısında bir yarım saat daha oturma fikri kıza cazip geliyordu, sahilde yapacak bundan daha ilginç bir şey düşünemiyordu.    

 

Kız, Tonie’nin kara sevdasının büyüklüğünü ve gücünü anlayacak kapasitede değildi, karşısındaki kaba saba, sakin dış görünüşün altında, gümbür gümbür çarpan bir erkek kalbi olduğunu ve damarlarındaki kaynayan vahşi güdüye boyun eğdiğini hayal bile edemiyordu.

 

Kız, “ Kilisenin çanını duyuyorum Tonie” dedi. “Bu kadar geç olduğunu fark etmemiştim, hadi adaya geri dönelim”. Kızın tatlı sesinin kestiği uzun bir sessizlik oldu.

 

Şimdi Tonie de çan sesini duyuyordu, gözünün önüne kilise, tütsü kokusu ve org geldi. Karşısındaki kız yine ona melek gibi bir varlık gibi görünmeye başlamıştı.

 

İskeleye vardıklarında hava kararmıştı ve sudaki yosunların üzerindeki kurbağalar viyaklıyordu. Matmazel Duvigne’nin her zamanki refakatçilerinden ikisi endişeyle onu bekliyordu. Fakat kız tekneden inmesi için Tonie’nin yardım etmesini yeğledi. Kızın elini tutunca çocuğun yine kanı kaynadı.

 

Kız alçak bir sesle ve yarı gülerek, “ bu akşam hiç param yok Tonie, onun yerine bunu al” diyerek, çocuğun avucuna bileğine takmış olduğu gümüş, güzel bir zincir bıraktı. Bu çoğu kadında bulunan duygusallık ve koketlik kokan bir hareketti. Okuduğu bir romandaki genç kız da böyle yapmıştı.

 

Kız iki refakatçisinin ortasında uzaklaşırken, Tonie’nin zinciri dudaklarına bastırdığını görerek sevindi. Oğlansa, hala duruyor ve zinciri avucunun içinde sımsıkı tutuyordu,  mücevheri eline tutuştururken kızın vücudunun sıcaklığı da zincire geçmiş gibi mümkün olduğunca elinde tutmak istiyordu.

 

Havanın kararmasıyla, bir gölge gibi uzaklaşan kızı izledi, ikisi yalnızken, kızı kollarına almadığı ve suya atlamadığı için korkunç, büyük bir pişmanlık duyuyordu. Çan sesleri azalıp, karalılığı sekteye uğradığında, hayalinde yapmak istediği şey buydu. Şimdi kız, iki yanındaki adamla gidiyor, sisler arasında kayboluyor, onu yalnız bırakıyordu. Kendi kendisine kız eğer bir kez daha onunla teknede yalnız kalırsa, soluksuz kalana dek kollarına almaya karar verdi, çan seslerinin duyulmayacağı kadar çok, çok uzağa açılacaktı. Bu fikir onu rahatlattı.

 

Fakat, matmazel Duvigne, bir daha Tonie ile baş başa yelkenliye binmedi.

 

IV

Ocak ayının bir günüydü. Tonie, New Orleans’taki Fransız pazarındaki balık tüccarlarından birinden bir makbuz alıyordu, oradan St. Philip caddesine gitti, hava çok soğuktu, buz gibi bir rüzgar esiyordu, Tonie içgüdüsel olarak kaba, kalın paltosunu ilikledi ve güneşli tarafa geçti.

 

 Büyük ihtimalle, o sabah, tüm şehirde kendisinden daha bağrı yanık kimse yoktu. Ümitsizce aşık olduğu kadın aylardır görünmüyordu. Fakat yine de kızı düşünüyordu ve akli ve bedeni her bakımdan için içini kemiriyordu öyle ki, bu mutsuz hali onu tanıyan herkesin dikkatini çekti.

Kışın balık avına çıkmak üzere evden gitmeden önce kalbini annesine açtı ve bu kederinden öleceğini anlattı. Kadın oğlunun geri döneceğinden ümit kesti, gelmeyeceğinden korkuyordu çünkü oğlu huzura ve rahata ancak ölürse kavuşacağı konusunda çok kesin konuşmuştu.

 

O sabah Tonie St. Philip caddesinde yürürken, madam Lebrun ve annesiyle karşılaştı. Onların yaklaştıklarını görmemişti ve kışlık giysileri içinde ikisini de tanıyamamıştı. İkisini de yaz boyunca Grand Isle ve Cheniere’den başka yerde hiç görmemişti. Kadınlar onunla karşılaştıklarına memnun oldular ve içtenlikle el sıkıştılar, çocuk her zamanki gibi onların yanında biraz çaresiz duruyordu, boğazındaki bir damar atıyor ve neredeyse çocuğu boğuyordu çünkü kadınların varlığı onu fazlasıyla etkilemişti.

 

Kadınlar bu kışı şehirde geçirdiklerini söylediler, mümkün olduğu kadar sık operaya gideceklerdi ve herkes gittiğinden ada çok tatsızlaşmıştı, madam Lebrun tamirat ve bakım için oğlunu adada bırakmıştı vesaire.

 

Tonie “sizler iyisiniz ya?” diye kekeledi.

 

Madam Lebrun “sağlığımız çok iyi Tonie” dedi. Kadın çocuğun kederli gözlerine, çökmüş zayıf avurtlarına bakıyordu ama bir şey söyleyemeyecek kadar kibardı.

 

Tonie inandırıcı olmayan bir şekilde “ya tekne gezisine çıkan genç hanım, o da iyi mi?” dedi.

 

Matmazel Favatte’i mi kasdediyorsun? Adadan ayrıldıktanhemen  sonra evlendi.

 

Hayır, ben Claire diye çağırdığınız matmazel Duvigne’yi kasdetmiştim, iyi mi?

 

Anne ve kız birlikte bağırdılar. “ Olamaz! Haberin yok mu Tonie? Matmazel Duvigne üç hafta önce öldü! Fakat bu çok üzücüydü, sana anlatacağım, ailesi çok üzgün…sadece operadan çıktıktan sonra incecik ayakkabılarla araba beklerken soğuk almış…ne ibret bir olay!

 

İkisi de hızlı hızlı konuşuyorlardı, Tonie bir kıza, bir annesine bakıyordu, madam “ öldü ” dedikten sonra ne söylediler hiç duymamıştı.

 

Nihayet sanki rüyadaymış gibi kadınların kendisine hoşça kal dediklerini ve annesine sevgilerini ilettiklerini duydu.

 

Onlar gittikten sonra da Tonie kaldırımın ortasında durmaya devam etti, kadınların pazara gitmelerini izliyordu. Kımıldayamıyordu, ona bir şey olmuştu ama ne olduğunu bilmiyordu, haberlerin onu öldürüp öldürmeyeceğini merak etti.

 

Yanından sakil bir şekilde gülen birkaç kadın geçti, nasıl kahkaha atıp, başlarını arkaya attıklarına baktı, tepesindeki bir pencerede kafes içindeki bir kuş şarkı söylüyordu, daha önce duymamıştı.

 

Pencerenin tam altında meyhanenin kapısı vardı, Tonie oraya dönüp, kapısından içeri girdi, barmenden viski istedi, adam onun zaten sarhoş olduğunu sandı ama yine de şişeyi uzattı, Tonie bardağına bolca viski boca edip, bir dikişte içti. Günün kalan kısmını balıkçılar ve Baratarya’lı istiridye avcıları arasında geçirdi ve o gece sabaha kadar deliksiz ve sakin bir uyku çekti.

 

Neden böyle olduğunu bilmiyordu, anlayamıyordu. Fakat o günden sonra yeniden yaşamaya devam etmek zorunda olduğunu, yeniden bu dünyanın bir parçası olacağını biliyordu. Kendisine tekrar tekrar neden böyle olduğunu sorup, açıklayamadığı ve cevaplayamadığı bu gerçeğin karşısında afallamaya devam edecekti ve bunu ilahi bir kader, sır olarak kabul etti.

 

İlk baharda, bir gün Tonie annesiyle denizden sürüklenen gelen bir ağaç kütüğünün üzerinde oturuyorlardı.

 

O gün Cheniere Caminada’ya dönmüştü. Başta yine eski Tonie olduğunu düşündü, eski gücü, cesareti yerine gelmişti. Fakat annesi, oğlunun yüzüne daha önce görmediği bir parlaklığın geldiğini gördü,  kutsal bir ruhun inip, oğlunun yüzüne bir çeşit nur geldiğini düşündü.

 

Matmazel Duvigne’nin öldüğünü biliyordu ve bu yüzden Tonie’nin öleceğini düşünerek ödü kopmuştu. Çocuk yepyeni biri olarak geri dönünce, onun haberi duymadığını sandı. Bu şüphe gün boyunca içini kemirdi ve belirsizliğe daha fazla dayanamadı.

 

“ Biliyor musun Tonie, senin çok düşkün olduğun o genç hanım var ya, birisi gazeteden bana okudu, geçen kış ölmüş”. Mümkün olduğu kadar temkinli konuşmaya çalışmıştı.

“ Evet, öldüğünü biliyorum, buna memnunum”

 

Bu gerçeği sözcüklere ilk kez dökmüştü ve bu yüzden kalbi daha hızlı çarpmaya başladı.

 

Madam Antoine’ın tüyleri ürperdi ve biraz ondan uzaklaştı. Böyle bir şeyisöylemek ona göre bir cinayetti.

 

Kızarak “ Ne demek istiyorsun? Neden memnunsun?” dedi.

 

Tonie dirsekleri dizine dayalı olarak oturuyordu, annesine cevap vermek istedi ama bu zaman alacaktı, güneş sayesinde mücevherler gibi ışıldayan denize baktı, fakat düşüncelerini açacak bir şey yoktu, avucunun içine baktı ve at toynağı gibi sertleşmiş nasırlı derisini kopartmaya çalıştı. Bunu düşüncelerini toparlamak ve söze dökmek amacıyla yapıyordu.

 

“ Biliyorsun, yaşadığı zaman onun hakkında hiçbir ümit besleyemezdim, benim için tek yol ümitsizlikti, yanında her zaman başka erkekler vardı, onlarla birlikte yürüyor, şarkı söylüyor ve dans ediyordu. Ben yanında yokken bile öyle olduğunu biliyordum, günün birinde o adamlardan birinin onu mutlu edeceğini ve kızın kendisini ona vereceğini, onunla evleneceğini biliyordum. Bu düşünce kötü bir ruh gibi peşimi bırakmıyordu.

 

Tonie, sanki hala kalan kötü ruhlar varsa onları kovmak ister gibi eliyle alnını sildi.

 

“ Bu düşünceler geceleyin uykumu kaçırıyordu ” diye devam etti. “ Fakat bu o kadar kötü değildi, en kötü işkence uyuyunca başlıyordu çünkü rüyamda tüm bunların gerçekleştiğini görüyordum”

 

“ Onlardan biriyle evlendiğini görüyordum, karısı olmuştu ve her yıl Grand Isle’ye gidiyor ve yanında küçük çocuklarını da getiriyordu! Tüm gördüklerimi sana anlatamam, tüm bunlar beni delirtiyordu!  Ama şimdi…” Tonie ellerini kenetledi ve denize bakarken gülümsedi. “ Şimdi ait olduğu yerde, orada hiçbir ayrım yok, papaz bize sıksık orada insanlar arasında ayrım olmadığını söyledi, orada birbirimize ruhlarımızla yaklaşacağız, o zaman onu en çok kimin sevdiğini anlayacak, işte o yüzden böyle rahatım, orada neler olacağını kim bilebilir?”

 

Madam Antoine, bir cevap veremedi, sadece oğlunun kocaman, nasırlı elini aldı ve kendi eline bastırdı.

 

Neşeli bir şekilde “ Ve şimdi anneciğim, ekmek yapman için tandırı yakayım, senin için bir şeyler yapmayalı uzun zaman oldu” dedi ve annesinin pörsümüş, yaşlı yanağına sıcak bir öpücük kondurdu.

 

Kadın buğulu gözlerle, limon ağaçlarının altında ağzı açık, büyük tuğla  tandıra doğru giden oğlunu seyretti.

 

SON


Yazan: KATE CHOPIN
çeviren: müjde dural
orijinali:  http://classiclit.about.com/library/bl-etexts/kchopin/bl-kchop-atchen.htm

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !