FAKİR BEYEFENDİ - GEORGE GISSING

(A POOR GENTLEMEN )

Akşam yemeği sonrasında, oturma odasında, tombul ve nazik ev sahibesi bayan Charman, ufaktefek arkadaşı bayan Loring’in yanındaki koltuğa oturmuştu ve bir şey sordu.

“ Bay Tymperley’i nasıl buldun?”

“Çok hoş ama biraz tuhaf”

“Ah, tuhaf mı! Oldukça ilginç, aşağı inmeden önce sana ondan söz edecektim ama vakit yoktu. Bizim çok eski dostumuzdur, kocamla aynı okuldaydılar- Harroivan. Çok tatlı, çok sevecen bir karakteri vardır! Korkarım bu dünya için fazla iyi biri; her şeyi çok ciddiye alır. Kocamın cenazesinde nasıl üzülmüştü hiç unutamam. Bayan Loring’e bay Tymperley’i anlatıyordum Ada.”

Seslendiği kızıydı. Evli, çok genç bir kadındı ve annesinin güzel yüzünü almıştı, zekanın da ötesinde daha üstün birinin sükunetini yansıtıyordu.

Bayan Weare, “ maalesef ben onu o kadar hoş bulmuyorum” diye cevap verdi.

Bayan Loring’e “ çok renksiz biri, ve yaşamı…ama söylemem lazım” dedi. “ durumu iyi olan bir bekar ama inanabiliyor musunuz, Londra’nın berbat yerlerinden birinde tek başına oturuyor, neresiydi orası Ada?”

“ Islington’un fakir bir yerinde”

“Evet ya, orada oturuyor ve korkarım felaket bir evde. Son derece sağlıksız bir yer olmalı.

Sadece yoksul insanlara yakın olmak ve onlara yardım edebilmek için. Pek asilane değil mi? Tüm ömrünü bu işe vermiş görünüyor. Ona başka bir yerde rastlamak imkansız, sanırım ona bir tek bizim evde rastlayabilirsiniz. Asil bir hayat! Bundan asla söz etmez.

Eminim, akşam yemeğindeki konuşmasından asla böyle bir şeyden şüphelenmezdin. Değil mi?

Şaşıran bayan Loring “ bir an bile” diye cevap verdi. “Fazla dedikoducu değil, ençok ilgilendiği konuların politika ve oymacılık olduğunu öğrendim”

Bayan Weare güldü. “ Ah, bu adam! Küçük bir kızken, kıl testeresiyle bana bir sürü güzel şey yapardı. Berkshire’de bizimkinin yanında küçük, güzel bir evi vardı. O evi kocamın ölümünden duyduğu üzüntü yüzünden terk ettiğini düşünmeden edemiyorum. Bay Charman’a o kadar bağlıydı ki! Kocam ölüp de, biz Berkshire’yi terk edince, bir, iki yıl onu gözden kaybettik. Sonra tesadüfen Londra’da rastladım. Ada onun duygusal bir derdinin olduğunu düşünüyor.

Kızı “Anneciğim, bunu söyleyen ben değildim, sendin” diyerek lafa girdi.

“Öyle miydi? Galiba öyleydi. İnsan bu adamın bir derdinin olduğunu düşünmeden edemiyor. Belki de sadece hayatını adadığı yoksulların kederidir. Harika bir adam!”

Salonun kapısında erkek sesleri duyulduğunda, bayan Loring, eksantrik beyefendiye merakla baktı. İçeri en son o girmişti. Boyu ortadan biraz daha uzundu fakat omuzları düşüktü, zayıftı, adımları kararsızdı, yakışıklı değildi, utangaçtı, soluk gri gözlerinin bakışları çok yumuşak ama ürkekti, kaşları asabi biçimde çatılmıştı, dudaklarında da belli belirsiz bir gülümseme vardı. saçları seyrelmiş ve beyazlamaya başlamıştı ama bıyıkları gürdü ve daha keskin hatlı bir yüzde daha iyi dururdu. Odada yürürken ya da yan yan giderken, ellerini gülünç bir şekilde açıp, kapatıyordu. Kesinlikle kılıksızlık değil ama bir pırıltısızlık, cilasızlık onu diğer erkeklerden ayırıyordu. Yakından bakınca siyah takımının modasının geçmiş olduğunu görülebilirdi, kumaşında bir kusur yoktu ama hiç mücevher takmıyordu, siyah yaka düğmesi ve kol manşetleri de aynı sadelikteydi.

Bir köşeye gitti ve tek başına oturdu, Bayan Weare yanındaki koltuğa oturmasa, huzur içinde oturacak gibiydi.

“ Bay Tymperley, Ağustos boyunca şehirde kalmayacağınızı umuyorum?”

“ Hayır, sanmıyorum, hayır”

“ Fakat kararsız gibisiniz, kesinlikle bir değişikliğe ihtiyacınız olduğunu söylersem beni affedin, tam olarak emin değil gibisiniz, şey, sizi bizimle Lucerne’ye gelmeniz için ikna edemez miyim? Eşim sizinle Avrupa’nın durumunu konuşmaktan çok memnun kalırdı, onbeş günlüğüne gelin, hadi!”

"Sevgili bayan Weare, çok naziksiniz, çok müteşekkir oldum, bu dostane düşünceliliğiniz için duygularımı nasıl ifade edebileceğimi bilemiyorum, sağolun fakat gerçek şu ki, kısmen diğer dostlarımla sözlü sayılırım yani pratik olarak gerçekten öyle diyebilirim evet gerçekten öyle.."

Adam, ince, flüt gibi bir sesle, biraz rahiplere benzer şekilde konuşuyordu,   utangaç bir tavırla o sözcükten diğerine gidip gelirkenki gülümsemesiyse neredeyse ağlamaklıydı. Ve zayıf, kemikli ellerinin eklemleri sıkmaktan bembeyaz olmuştu.

 “Şeyy, madem ki gidiyorsunuz, bu vazifeşinaslılığınızın fazla ileri gideceğinden korkuyorum, biliyorsunuz hastalanırsanız kimseye faydanız olmaz.”

“Ha, ha ha, kesinlikle öyle, sizi temin ederim ki, bu gerçeğin farkındayım, sağlık en birinci önceliğimdir, bozulmuş bir sıhhatten başka insanın faydalı oluşunu mahveden bir şey yoktur..kesinlikle, kesinlikle”

“ Bu ilginizin üzerindeki baskı da sağlıksız bir atmosferin yanı sıra bu da  insanın sağlığını bozar”

“ Fakat sevgili bayan Weare, Islington sağlıksız bir yer değil, inanın bana havası şurup gibi, çok yüksekteyiz unutmayın, evlerden ve fabrikaların bacalarından çıkan zararlı dumanları bir dereceye kadar azaltabilsek. Ah, sizi temin ederim ki, Islington çok sağlıklı bir yerdir.”

Akşamın sona ermesinden önce biraz müzik dinlediler ki, bay Tymperley’nin bundan çok hoşlandığı belliydi. Başını arkaya atıp, gözünü yukarılara dikmişti, müzik bittikten birkaç saniye sonra bile böyle mest olmuş bir halde kaldı ve sonunda için çekerek kendini toparladı.

Giderken, üzerine mevsime göre fazla kalın bir pardesü ve ayaklarına deri ayakkaplarını giydi. Tepesi yüksek olan şapkası sıkıyor gibiydi, berbat katlanmış şemsiyesini de kaptı ve sanki yakındaki istasyona gidiyormuş gibi canlı bir yürüyüşe koyuldu. Fakat ne trene, ne de otobüse binecekti, güzel gecede yürüyüşe alışkın biri gibi yürüdü, yürüdü. Notting Hill Gate’den, Marble Arch’a, Marble Arch’tan da New Oxford caddesine kadar yürüdü, oradan Theobald sokağından Pentonville ve yukarıya, daha yukarıya, sağlıklı mahallesinin olduğu tepeye gitti. Geceyarısından epey sonra, ay ışığında davetkar olmasa da eliyüzü düzgün dar bir patikaya saptı, anahtarıyla zamk kokan küçük bir eve girdi, cebinde bulduğu bir mumu yaktı ve iki merdiven yukarı çıkıp, anca iki buçuk metre kadar olan yatak odasına girdi, birkaç dakika sonra uyudu.

Bay Tymperley, saat sekizde uyandı- çevredeki çan sesinden saati biliyordu- sinirli sinirli giyindi. Kapıyı açınca çokaz bir şeyin olduğu kahvaltı tepsisini gördü. Biraz süt, ekmek ve tereyağı. Saat dokuzda alt kata indi, kibarca salonun kapısını vurdu ve ahenksiz bir ses içeri buyur etti, odada yaşlıca bir adam ve bir kız vardı. Ciltçilik işiyle ilgili konuşuyorlardı.

Başını eğen bay Tymperley, “Günaydın bayan Suggs, hava güneşli! Pırıl pırıl! İnsanı nasıl da keyiflendiriyor!”

Adam, buz gibi soğuk bir sabahta herkesin yaptığı gibi ellerini ovuşturarak, durdu. Ciltçi, başıyla adamı selamladı ve beyefendiye hemen bir görev verdi, o da şevkle bunu yapmaya koyuldu. Adam ciltçilik sanatının abc’sini öğreniyordu. Gün boyunca sabırla ve doğal bir yetenekle çalışıp durdu.

Berkshire’lı bir beyefendi olan, bir zamanlar yatırımlarının meyvesi olan konforlu ama mütevazi asalete sahip bir yerde oturan Bay Tymperley’nin bu zamana kadar başından şunlar geçmişti:  Harrow’da okumuş, Cambridge’den mezun olmuş, profesör olmayı düşünürken, profesörlük için çok geç olduğunu fark etmişti. Bu zahmete gerek olmadığından, zengin ve güçlü dostu bay Charman’ın çiftliğinin yakınında sakin, huzurlu bir hayatta karar kıldı. Yıllar yavaş yavaş akıp gitti, birkaç kez evlenmeyi aklından geçirdi fakat çekingenliği yüzünden ilk adımı atamadı ve sonunda müzmin bir bekar olarak doğmuş olduğuna hükmetti ve bu haliyle yetindi. Onu kışkırtan başka çılgınlıkları da yapmıştı! Kötü bir anında, şirket hisselerinden, spekülasyonlardan, parlak yüzdelerden sözeden bay Charman’a kulak vermişti. Bay Tymperley bunu kendisi için istemiyordu, yeterince varlıklıydı fakat başarısız bir taşra avukatıyla evli ve altı çocuklu kız kardeşini düşünüyordu. Romanlardaki gibi zengin dayılarının onların hayata atılmalarına yardımcı olmasından memnunluk duyacaktı. Bay Charman’a gözü kapalı güveniyordu ve bunun sonucunda bir sabah kendisini iflasın eşiğinde titrerken buldu.

Bay Charman’ın kendisinden başka kimse durumu bilmiyordu ve adam hastalanıp öldü. Bay Charman’ın arkadaşına göre tam bir felaket olan durum malikanedekiler fazla etkilenmemişti. Ve Bay Tymperley adamın dul eşine tek kelime bile etmedi. Sessizce işleri tasfiye eden avukattan ve dayılarının yardımı olmadan yaşayacak çocuklar ve kız kardeşinden başka kimseyle konuşmadı. Bay Charman’ın ölümünden sonra dostane komşuları da yok olunca, adam sessizce ortadan kayboldu.

Fakir beyefendi o zamanlarda kırkına yaklaşmıştı. Harcamaya cesaret edemediği bir sermayesi kalmıştı. Yatırım yaptı, bir ırgatın, işçinin zarzor geçineceği kadar parayla geçinmek canını sıkıyordu. Saklanabileceği ve yaşabileceği tek yer Londra’ydı. Ve Londra’da adam kendine geldi. Çok az paraya karnını doyurma sanatını hemen öğrenmedi. Başta açlıktan ve utançtan öyle düşkünleşti ki, gururunu bir yana bırakıp, bir tanıdığından dolaylı yardım istedi. Fakat, ancak Bay Tymperley’nin durumundaki bir adam güzel tavsiyelerin ne kadar boş olduğunu ve sosyal konumun ne kadar aciz kaldığını bilebilirdi. Eğer para isteseydi, hiç şüphesiz, teselli eden sözlerle birlikte bir çek alabilirdi. Ama kendini asla o konuma getirmedi.

Tüm bu dönem boyunca elbette yapayalnız yaşadı. İnsan yoksul sınıf içinde doğmadıysa, sefalet en büyük inziva sebebidir. Alıştığı şartları kaybeden hassas bir adam yalnızlığa gömülür ve insanların kendisini ne kadar çabuk unutmaya meyilli olduklarını şaşırarak öğrenir. Gönüllü veya zorunlu olsun, Londra bekar, münzevi yaşayan bir erkek için vahşi bir yerdir. Sokaklarda, parklarda gezerken veya para ödemek zorunda olmadığı müzelerde, galerilerde vakit öldürürken, durumunu tanıyanlar oldu. Kendisininkilerle karşılaşan kaçamak bakışları anlıyordu, zenginken fakir düşmüşe karşı duyulan anlayış ve acıma dolu bakışları okuyabiliyordu, bu insanlar arasında hiç karşılıklı konuşma geçmiyordu, adamlar konuşmak istiyorlardı ama gururları engelliyordu, her biri kendi yalnız ve dostane olmayan yoluna devam ediyordu ta ki, şansına dili dışarı sarkıp, yorgun kalbi dünyayı azarlarcasına çarpmaya başlayıp kendisini bir hastanede veya darülacezede bulana kadar.

Bu durumdaki bir insan tuhaf bir şey öğreniyor. Şaşırtıcı bir ekonomi öğrenir ve yaşamak için aslında ne kadar az paranın gerektiği olduğunu keşfetmekten bir çeşit gurur duyar. Zengin olduğu zamanlarda Bay Tymperley, “insan şu kadar, şu kadar parası olmazsa yaşayamaz” derdi. İnsanın günde birkaç metelikle yaşayabildiğini öğrendi. Yiyecek şeylerin fiyatlarını öğrendi. Beslenmenin diğer faydalarını anladı. Mecburen vejeteryan olup, sebze ağırlıklı beslenmenin sağlığı için iyi olduğunu keşfetti ve etobur çoğunluğun alışkanlıkları hakkında söylenip durdu. Mecburen alkolü de bıraktı ve bir Yeşilay’cı oldu. Bunlar onu tatmin ediyordu. Şaşırtıcı bir şekilde, kaybettiği güvenini yeniden kazandırıyordu.

Fakat bir gün tesadüfen, İngiliz bankasından üç aylığını çekeceği gün, bir hanımefendi onu gördü ve tanıdı. Bu Bay Charman’ın dul eşiydi.

“ Bay Tymperly, onca zamandır neredeydiniz? Neden sizden hiç haber alamadım? Birisinin söylediği gibi yurt dışında yaşıyormuşsunuz, öyle mi? “

Adam öyle şaşırdı ki, hanımefendinin söylediğini mekanik bir şekilde tekrarladı. “yurdışı mı?”

Fakat Bayan Charman adamın cevap vermesine fırsat vermeden devam etti. “Fakat niye bana mektup yazmadınız? Hiç nazik değilsiniz! Niye tek kelime söylemeden gittiniz? Kız kardeşim  bilmeden bir şekilde sizi incitmiş olabileceğimizi söylüyor. Açıklar mısınız! Bir şey olmuş olmalı!”

“Sevgili Bayan Charman, kabahatli olan tek kişi benim. Ben – açıklaması çok zor- çok ayrıntılar var, haksız davranışımı benim mizacım olarak kabul etmenizi rica ediyorum. “

“Ah! O halde mutlaka gelip beni görmelisiniz. Ada’nın evlendiğini biliyor musunuz? Evet ya, neredeyse bir yıl olacak. Sizi tekrar görmekten çok memnun olur. Hep sizden söz ediyor, ne zaman akşam yemeğine gelebilirsiniz? Yarın olur mu?”

“ Çok sevinirim, büyük bir zevkle geleceğim!”

“Sevindim”

Kadın adresini verdi ve ayrıldılar.

Şimdi, Bay Tymperley’in eski dünyasına geri dönme umudunu tamamen yitirmediğinin kanıtı, takım elbisesini ve onu uygun markalı deri ayakkabılarını bir köşede özenle saklamasından belliydi. Pek çok kez görünüşte gereksiz diyerek  bunları satmaya kalkışmıştı, bir değil birkaç kez, iyice dara düştüğünde, giysilere birkaç şilin veren olmuştu fakat saygınlığının sembolü olan bu şeylerden ayrılmak ümitsizlik olacaktı ki, bu yürekli Bay Tymperley’in yabancı olduğu bir şeydi. Mücevherleri ve zincirli saati çoktan elden gitmişti. Böyle incik boncuklar bir centilmenin şıklığı için çok da gerekli değildi. Sağduyusu sayesinde Bayan Charman’la buluşabileceği için kendi kendisini tebrik etti, bayan Charman mutlu olacaktı ama kendisi birazcık utanıyordu. Yeniden sosyetenin içine gireceğinden kalbi heyecanla atıyordu. Hızla eve gitti, takım elbisesini iyice gözden geçirdi ve hiç kusur bulmadı. Bir gömlek ve kravat da almak gerekiyordu neyse ki, parası vardı. Ama durumun nasıl izah edecekti? Nerede oturduğunu ve çektiği yoksulluğu itiraf etmeli miydi? Böyle yapması eski dostlarının merhametini uyandıracaktı ki, bu fikir onu korkuttu ve caydırdı. Bir beyefendi mümkün olduğunca böyle şeyleri açıklamazdı.  O zaman ya ima etmeli ya da bir şeyler uydurmalıydı. Tüm gerçeği söylerse Bayan Charman’ın rahmetli eşi de kabahatli olacaktı buna dayanamazdı.

Ertesi akşam hala bu ikilem yüzünden endişe ediyordu. Bayan Charman’ın evine vardığında hala bir karara varmamıştı. Salonda üç kişi onu bekliyordu, ev sahibesi, kızı ve damadı. Bay ve Bayan Weare. Karşılanışındaki samimiyet gözlerini yaşartacaktı, onca duygunun üstesinden gelmekten aklı başından gitti. Oradan buradan konuştu ve sonuçta bir hikaye kurguladı ve az sonra kendisi bile dehşete düşüren bu hikayeye dahil oldu.

 Bu, nerede oturduğunu sordukları soruya verdiği doğal cevapla geldi.

 Budalaca gülümseyerek “Şu anda Islington’da küçük bir sokakta tek odalı bir evdeyim”

 Bunu ölümcül bir sessizlik izledi. Meraklı gözler adama çevrilmişti. Bu gözlerin haricinde Bay Tymperley’in nasıl bir şey itiraf ettiğini kim bilebilirdi?

 “ Diyorum ki Bayan Charman, bir çılgınlığımı itiraf edeceğim. Umarım sizi şoke etmem. Kısacası, tüm enerjimi hayır işlerine verdim. Yoksulların arasında onlardan biri gibi yaşıyorum, başka türlü ne çektiklerini öğrenemem.”

 Ev sahibesi “Aa, ne asilane!” diye haykırdı.

Fakir beyefendinin vicdanı korkuç sızlıyordu. Daha fazla konuşamadı. Adamın hassasiyetini gören dostları lafı değiştirdiler. Ne o zaman ne de daha sonradan adamın söyledikleri hakkında şüphe etmek akıllarına bile gelmedi. Bayan Charman adamı İngiliz bankasında işlerinin olduğunu görmüştü ki, orası yoksullara göre bir yer değildi. Ve adama hep ilginç fikirleri ve tarzı olan biri gözüyle baktılar. Böylece, Bay Tymperley, sadece failini üzecek bir  sahtekarlık, kolayca keşfedilmeyecek bir hile yapmış oldu.   

O günden sonra neredeyse bir yıl geçti. Bay Tymperley dostlarıyla altı kez filan görüştü, onlarla olması adamı son derece sevindiriyor fakat hayatıyla ilgili en ufak bir ima onu kederlendiriyordu. Yaptıklarını gizlemek gibi bir prensibinin olduğu sonucuna vardılar. Böylece, beyaz yalanlarına nadiren yenilerini eklemek zorunda kaldı. Elbette asıl yalanına pişman olmuştu çünkü zengin bir kadın olarak Bayan Charman, onun asaletine uygun bir şekilde yaşamasına yardımcı olabilirdi. Böylece, zevk alacağı bir iş olan ciltçiliğe başlamaya karar verdi. Birkaç ay  bir ciltçinin evinde kaldı, işinin ehli olduğu bir gün cesaretini topladı ve ev sahibiyle anlaşma yaptı. Aylak gezdiği günlerden çok daha mutluydu, cebinde birazcık parası olacak günleri sabırsızlıkla bekliyor ve aç yattığı gecelerden korkmuyordu.

Bayan  Weare’nin Lucerne daveti adamın içini sızlatıyordu. Lucerne! Güzel bir tatilin keyfini çıkardığı günler geride kalmıştı. Gezdiği güzel yerleri, rüya gibi manzaraları hatırladı, Londra sokakları bu yerleri tamamen unutturmuş, uzaklaştırmıştı. Üç yıllık zor, sefil hayatı önceki dingin, mutlu yıllardan daha uzun sürmüş gibiydi. Lucerne! Daha çoşkulu bir adam olsaydı düşüncesi bile onu çıldırtırdı. Fakat Bay Tymperley, bütün gün bunları kafaya taktı ve duygularını ya kendi kendine gülümseyerek ya da iç çekerek gösterdi.

Bir önceki gün çok iyi yemek yediğinden, o gün her zamankinden daha az yemek masrafı yapmaya karar verdi. Güzel havaya şükredip, biraz yürüyüş yaptıktan sonra akşam saat sekizde, mütevazi alışveriş yapacağı, alıştığı dükkana girdi, tezgahın arkasındaki şişman kadın adamı tanıdık şekilde selamladı, bir başka müşteriye sırıttı. Bay Tymperley de adeti olduğu üzere başıyla selam verdi.

“ Bir taze yumurta ve salata”

Kadın “ Bu gece sadece bir tane mi?” diye sordu.

Adam sanki lüks bir yemek salonundaymış gibi “teşekkür ederim, sadece bir “ diye yanıtladı.”Taze yumurta derken, kelimenin tam anlamıyla taze yumurta umduğumu söylersem kusura bakmazsınız sanırım. Sonuncusu sanırım dikkatsiz biri tarafında şu kutuya tıkıştırılmıştı.

Şişman dükkancı “Bunlar her zamanki gibi, bizde böyle yanlışlıklar olmaz” dedi.

 “A, kusura bakmayın belki bana öyle geldi”

 Yumurtayı ve kıvırcığı dikkatle yanındaki çantaya yerleştirildi ve evine döndü. Yarım saat sonra yemeği bittikten sonra, alacakaranlıkta sandalyeye oturarak kendini dinledi. Kapıda bir ayak sesi belirdi ve adama bir mektup verildi. Bay Tymperley’e o kadar nadiren mektup geliyordu ki, zarfı açarken eli titredi. Zarfı açınca gördüğü ilk şey bir çek oldu. Bu onu çok heyecanlandırdı. Merakla katlanmış kağıdı açtı. Mektup Bayan Weare’den geliyordu, şöyle yazmıştı:

“ SEVGİLİ BAY TYMPERLEY, geçen akşamki konuşmamızdan sonra, sizi ve hayatınızı feda edişinizi düşünmeden edemedim. Bu fakir insanlarla kendi aramdaki zıtlığa baktım, bu düşüncelerimin sonucu olarak, sizin bu güzel işinize küçük bir katkıda bulunmak istedim. - - Güzel mutlu bir tatile çıkmanın arifesinde bir tür teşekkür – Lütfen parayı ençok hak eden iki, üç kişiye paylaştırın, eğer uygun görürseniz bir kişiye verin. Sizi Lucerne’de görmeyi çok umut ediyoruz. En iyi dileklerimle.”

Çek 5 poundlıktı. Bay Tymperley çeki pencerenin yanında tuttu ve baktı. Şu andaki standartlarına göre 5 pound çok büyük bir paraydı. Bununla neler yapılabileceğini düşünmek! İki kez tamir gören çizmeleri daha fazla dayanamazdı. Pantolonu berbat durumdaydı, şapkası Londra’ya üç yıl önce geldiğindeki aynı şapkaydı. Gerçekten tepeden tırnağa yeni şeylere ihtiyacı vardı ve Islington’da 5 pound tüm masrafları için çoktu bile! Ne zaman rahatça harcayabileceği bu kadar parası olmuştu?

Derin derin iç geçirdi ve loş karanlıkta baktı.

Çek hamilineydi. Bay Tymperley hayatında ilk kez hamiline bir çekin tahsil edecek olanın başına dert açacağını fark etti. Çeki nasıl bozduracaktı? Ev sahibinin huysuz şüpheci biri olduğunu ve reddedeceğini biliyordu, Bay Suggs vardı ama onun da parayı kendi cebine atıp atmayacağı şüpheliydi,  kimden yardım isteyebilirdi? Londra’da hiç kimsesi yoktu!

“Şey, yapacak ilk iş Bayan Weare’ye mektubun cevabını yazmak.” Lambayı yaktı ve küçük masasına oturdu. Yazacak gücü bulana dek, kalemini mürekkep hokkasına birkaç kez batırması gerekti.

“Sevgili Bayan Weare”

Sonra o kadar uzun bir ara verdi ki, neredeyse uyuyacaktı, doğrulup tekrar işe koyuldu.

“ Çok nazik ve bonkör bağışınızı içten teşekkürlerimle aldım. Para….”

(Tekrar bir süre öyle kaldı)

“ istediğiniz şekilde kullanılacak ve bu yardımı alan kişiyle ilgili size ayrıntılı bilgi vereceğim.”

Kompozisyon yazmak asla ona bu kadar güç gelmemişti. Kendini berbat bir şekilde ifa ettiğini düşünüyordu. Beyni durmuştu. Mektubu bitirene dek bayağı fiziksel güç harcadı. Bitince, dışarı çıktı, tütüncü dükkanından pul aldı ve zarfı postaya verdi.

Bay Tymperley o gece çok az uyudu. Yatağa uzanınca bu yardımı paylaştırabileceği fakir insanları nerede bulacağını düşündü. Bayan Weare’nin kasdettiği sınıftan kimselerden elbette bir tanıdığı yoktu. Bir bakıma, çevresindeki tüm aileler yoksuldular. Fakat –kendisine şöyle sordu: Yoksulluk bu insanlar için de aynı anlamı mı taşıyordu? Bu sokakta kendisiyle kıyaslanınca kendisine yoksul deme hakkı olan ondan başka bir adam veya kadın var mıydı? Yoksul sınıfın içinde yaşamak zorunda kalmış olan tahsilli bir adam çok ilginç sonuçlara varıyordu. Bay Tymperley’in vardığı sonuçlardan bir tanesi aklına takılmıştı; dışarıdakiler bu sınıfın ‘acısını’ kabul edilemez kriterle kullanarak çok fazla abartıyorlardı. Oysa etrafında yaptıkları işten kanaatkar, büyük bir cümbüş ve kaba bir duygusuzluk görüyordu. Kendisine öyle geliyordu ki, bu sokakta yoksulluğun farkına varan ve acı çeken tek kişi kendisiydi.

Kabuslu pineklemeden sonra, beynini kemiren düşüncelere kapıldı,  geçmişi gözünde canlandı, lüks yaşamdan, kendine olan saygısından ayrılmasını ve tüm bu sefaleti kime borçluydu? Bayan Weare’nin babasına! Ve bu bakış açısıyla, beş dolarlık çek bir telaffi olarak düşünülemez miydi? Kendi ihtiyaçları için kullanması doğru olmaz mıydı?

Başka bir uykuyla-uyanıklılık hali başka bir hayali gözüne getirdi. Ya akıllı bir kadın olan Bayan Weare şüphelenirse veya kendisi hakkındaki gerçeği öğrenirse ne olurdu? Ya parayı kendisi için kullandığını gizlice öğrenirse?

Sabah erken saatlerde bu fikir pek cılız gözüktü, bir yandan da Bayan Charman’ın kendisine borçlu olması düşüncesi kuvvetlendi. Çeki almak amacıyla yatağından fırladı, yarım saat boyunca çek elinde öyle uzandı ve kalkıp giyindi.

İşten sonra büyük mağazaların olduğu sokağa gitti, bir ayakkabı mağazası gözünü aldı, uzun süre vitrine bakarken, cebindeki bir İngiliz altınını evirip çeviriyordu, - kendisine destek olacak ödeme yapılana kadar bu  az bir para değildi -sonra eşikten içeri girdi.

Hiçbir zaman bir çift bot alırken  bu kadar dikkatsiz olmamıştı. Rüyada gibi alışveriş yaptı, ne söylediğini duymadan konuştu, mallara görmeden baktı, sonucunu ancak eve gidince fark etti, eski botları koltuğunun altındaydı ve yenisi ayağını korkunç sıkıyordu. Ayrıca gıcırdıyorlardı da: Aman Tanrı’m nasıl bir gıcırtı ! Fakat şüphesiz her yeni botta böyle sorunlar çıkabildiğini unutmuştu, uzun zamandır ayakkabı almıyordu. Gerçek şu ki, felaket yorgun, çok bitkindi, biraz bir şeyler yedikten sonra yatağına uzandı.

Tüm gece boyunca yeni botlarıyla boğuştu, muhteşem şehrin sokaklarında gezmiş ve her köşe başında birisinin gizlice ona pusu kurduğunu sanıyor ve her seferinde bu kişi Bayan Weare’den başkası olmuyordu ve adama suçlayıcı bakışlarla bakarak sendelemesine neden oluyordu, botların gıcırtısı arada sırada korkunç bir ismi fısıldıyordu. Büzüldü, küçüldü ve inledi ama yürümeye devam etti çünkü elinde bozdurması gereken bir çek vardı ve başkası bozamazdı. Ne gece !

Uyandığında kafası kurşun gibi ağırdı fakat gördüğü şeyler çok canlıydı, nasıl böyle akılsızca para harcamıştı? Yeni bir bot alabilecek durumu yoktu. Eski botları kış gelene dek idare edebilirdi. Mağazaya girerken aklında ne vardı? Niyeti neydi? Merhametli Tanrı’m !

Bay Tymperley psikolog değildi ama keskin zekasıyla yaşadığı moral çöküşün derhal farkına vardı ve bu ona yoksulluk hakkında bir ders daha öğretti.

Kahvaltıdan hemen sonra aşağı indi bay Suggs’ın salonunun kapısını vurdu.

Dördüncü koca bir dilim pastırmayı yemekte olan ciltçi ağzı dolu dolu“Kim o?” diye sordu.

“ Efendim bu sabah bir, iki saat izin isteyebilir miyim? Bazı işlerle ilgilenmem gerekiyor.”

  Bay Suggs, doğallıkla “Sanırım istediğini yapabilirsin, sana para ödemiyorum”.

Diğeri yine başıyla selam verdi ve çekildi.

İki gün sonra Bayan Weare’ye bir mektup daha yazdı. Şöyleydi:

“ Nazikane yolladığınız ve elime geçen parayı kullandım. En iyi şekilde harcadığımdan emin olmak için, çeki açık bir talimatla, civardaki papaza verdim. Kendisi bununla yaptığı yardımları ekteki sayfaya yazdı. Bunların sizi memnun ve mutlu edeceğine inanıyorum.

Fakat bana niye bir papaza verdiğimi ve tecrübelerimi kullanarak, şahsi ilgi duyduğum- hayatımı adadığım bu yardım görevinde, yoksullara yardım etme zevkini kendime niye vermediğimi soracaksınız.

Yanıt basit ve kısa: Size yalan söyledim.

“Burada kendi isteğimden oturmuyorum. Hayatımı hayır işlerine adamadım. Ben- hayır, hayır ben yoksul bir beyefendiydim. Günün birinde malımı, mülkümü borsada batırdım ve bu sırrı dostlarıma açmaya utandım. Sefalet, inziva dolu bir hayata yelken açtım. Gördüğünüz gibi talihsizliğime, utanç da ekledim. Çok daha kötü bir şeyin eşiğinden nasıl döndüğümü size anlatmayacağım.

Bir sanat dalında çıraklık yapıyorum ve bu sayede eminim kısıtlı bütçeme faydası olacak ve bugüne kadar olduğumdan daha iyi bir hayata kavuşturacak. Yapabilirseniz beni bağışlamanızı ve unutmanızı diliyorum.

Size layık olmayan
S. V. TYMPERLEY”

SON

Yazan: GEORGE GISSING
Çeviren: Müjde Dural
Orijinal öykü: http://www.online-literature.com/george-gissing/1643/

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !