KEDİLERİMLE YOLCULUKLAR - MIKE RESNICK 1. Bölüm

( TRAVELS WITH MY CATS)

 

Onu komşumuzun garajının arkasında buldum. Emekli olup Florida'ya taşınıyorlardı ve güneye giderken nakil ücreti ödemektense eşyalarının çoğunu satılığa çıkartmışlardı.


Onbir yaşındaydım ve bir Tarzan kitabı, Clarence Mulford'un Hopalong Cassidy efsanesi veya(annem başka tarafa bakıyorsa) yasak olan Mickey Spillane romanları arıyordum. Buldum da ama sonra gerçek dünyayla yüzleştim her biri 50 Cent'ti (Kiss Me Deadly bir dolardı) ve bende sadece beş sent vardı.


Bu yüzden biraz daha araştırdım ve sonunda parama göre tek bir kitap buldum. İsmi Kedilerimle Yolculuklar, yazarı da Bayan Priscilla Wallace'dı. Priscilla değil bayan Priscilla. Yıllarca ilk adının bayan olduğunu sandım.


İçinde en azından birkaç yarı çıplak yerli kız fotoğrafının olması umuduyla sayfaları karıştırdım. Hiç resim yoktu sadece yazılar vardı. Şaşırmamıştım ismi Bayan Priscilla olan bir yazarın kitabının çıplak kadın resimleriyle dolu olmayacağını bir şekilde biliyordum.


Gün içinde Çocuk Ligine katılmayı uman bir oğlan için bu kitabın fazla kadınsı ve süslüpüslü olduğunu düşünüyordum. Nasılsa harfler kapağın yüzeyini kaplamıştı, kitap başındaki sayfalar şık satendendi, dışı kadifemsi bir kumaşla kaplıydı ve cilde iliştirilmiş saten kurdeleli bir ayıracı bile vardı. Kitabı tam geri koyuyordum ki düşürdüm ve açılan sayfada, 200 sınırlı sayıda baskının 121 incisi olduğunu gördüm.


Bu işleri değiştirmişti, beş sente sınırlı sayıda baskısı olan bir kitapa nasıl hayır derdim? Kitabı garajın önüne getirdim, parasını ödedim ve annemin bakmayı bitirmesini bekledim. (annem sadece bakar, bir şey almazdı, satın almak para harcamak demekti, annem de babam da daha ucuza kiralayabileceklerken veya daha iyisi bedava alabilecekken asla bir şeye para ödemek istemeyen kıtlık görmüş kuşağın çocuklarıydı)


O gece büyük bir karar verdim. 'Bayan' denilen bir kadın tarafından yazılmış Kedilerimle Yolculuklar isimli bir kitabı okumayacaktım fakat son harçlığımı o kitaba vermiştim. Eee, gelecek haftaya kadar başka param yoktu ve diğer tüm kitaplarımı okuyup bitirmiştim öyle ki neredeyse sayfalarında göz izlerimi görebilirdiniz.


Böylece pek heveslenmeden kitabı aldım ve ilk sayfayı okudum, sonra ikinci sayfayı ve sonra birdenbire kendimi sömürge Kenya'sında, Siam'da ve Amazon'da buldum. Bayan Priscilla Wallace öyle bir tasvir ediyordu ki, ah ben de orada olsam diyordum. Ve ilk bölümü bitirdiğimde orada olduğumu hissettim.


Daha önce isimlerini hiç duymadığım şehirler, Marakaibo ve Semerkant, Adis Ababa gibi egzotik isimli yerler ve haritada yerini bile bulamayacağım Konstantinopol gibi isimler geçiyordu.


Kaşiflerin olduğu günlerde yazarın babası bir kaşifmiş. İlk birkaç yolculuğunu babasıyla birlikte yapmış ve kuşkusuz uzak diyarlarla ilgili bu üslubunu babasından almıştı. (Benim babam bir dizgiciydi nasıl kıskandım)


Afrika bölümlerinde sağa sola saldıran filleri, insan yiyen aslanları okuyacağımı umuyordum, belki de vardı ama yazar onları o gözle görmüyordu. Afrika baştan ayağa kana bulanmış olabilirdi ama kadın altın rengi sabah güneşi ile korkuyla değil merakla dolu karanlık, esrarlı yerleri anlatıyordu.


Her şeyde bir güzellik bulabiliyordu. Paris'te bir pazar sabahı, Sen nehri kıyısında dizilmiş iki yüz çiçekçiyi veya Gobi çölünün ortasında açmış narin eşsiz bir çiçeği tasvir ediyor ve siz bunların anlattığı kadar harika olduğunu düşünüyordunuz.


Çalar saat çalınca birden fırladım, hayatımda ilk kez bütün gece uyumamıştım. Kitabı koydum, giyindim, acele okula gittim ve okul sonrası kitabı bitirmek için eve koştum.


O sene kitabı altı veya yedi kez daha okudum. Öyle ki bazı yerlerini neredeyse kelime kelime ezberlemiştim. Bu egzotik uzak diyarlara aşık olmuştum ve belki birazcık yazara da aşıktım. Hatta “Bayan Priscilla Wallace Herhangibir yer” diye bir hayran mektubu da gönderdim tabii geri geldi.


Sonra sonbaharda Robert A Heinlein ve Louis L'Amour'u keşfettim ve Kedilerimle Yolculuklar'ı gören bir arkadaşım süslü kapağı ve bir kadın tarafından yazıldığı için benimle dalga geçince kitabı rafa kaldırdım ve yıllar sonra unuttum.


Yazdığı o esrarengiz, harika yerleri hiç görmedim. Hiç bir şey yapamadım, bir isim yapmadım, asla ünlü ve zengin olmadım, hiç evlenmedim.


Kırk yaşına geldiğimde artık başıma beklenmedik veya heyecan verici hiçbir şeyin gelmeyeceğine inanmaya başlamıştım. Bir türlü bitiremediğim ve satamayacağım yarım kalmış bir roman yazmış ve yirmi yıl boşuboşuna sevebileceğim birini aramıştım. (bu birinci adımdı ikinci adım beni sevebilecek birini bulmaktı ki bu muhtemelen daha da zordu ki o aşamaya hiç gelemedtim)


Şehirden, mutsuz insanların omuzlarının çarpmasından nedense bana uğramayan tahihten gına gelmişti. Midwestern'de doğup büyümüştüm ve sonunda Wisconsin North Wood'a taşındım, en egzotik şehirleri Bayan Priscilla Wallace'ın kitabındaki Marakeş, Macau ve diğer pırıltılı şehirlerle alakası bile olmayan Manitowoc, Minnaqua Wausau gibi küçük şehirlerdi.


Haftalık mahalli gazetelerden birinde editör yardımcısı olarak çalışmaya başladım, öyle ki lokanta ve emlak ilanlarını doğru yazmak haberlerdeki isimleri düzgün yazmaktan daha önemliydi. Dünyanın en heyecanlı işi değildi ama yeterince iyiydi ve ben de heyecan aramıyordum. Gençlik ateşi, hayalleri, tutkuları gitmişti ve artık huzur arıyordum.


Şehrin onbeş mil dışında, isimsiz bir göl kıyısında küçük bir ev kiraladım. Çirkin bir ev sayılmazdı, eski moda bir verandası ve neredeyse ev kadar eski bir kanepe-salıncağı vardı. Olmayan teknem için gölün üzerinde bir iskele, evin asıl sahibinin atları için yapılmış bir yalak bile vardı. Klima yoktu ama ihtiyacım da yoktu kışın şöminenin yanına oturup son çıkan polisiyeleri okuyordum.


Yazın son günleri bir geceydi, havada biraz Wisconsin ayazı vardı. Boş şöminenin yanında oturmuş, Berlin, Prag ya da hiçbir zaman göremeyeceğim bir başka şehirde geçen silahlı kaçıp-kovalamacalı bir polisiyeyi okuyor ve hayatımın böyle mi geçeceğini düşünüyordum: Şömine yanında roman okuyan, belki dizlerinde battaniye ve tek dostu tekir kedisi olan yalnız bir adam...


Bilmem neden – belki de tekir düşüncesi yüzünden- Kedilerimle Yolculuklar'ı hatırladım. Benim hiç kedim olmamıştı ama yazarın vardı; ve kedileri onunla birlikte her yere gitmişlerdi.


Yıllardır kitap aklıma gelmemişti, hala bende olup olmadığını bile bilmiyordum, fakat niyeyse içimden kitabı bulup okumak gelmişti.


Hala içlerini boşaltmadığım kutuları koyduğum odaya gittim, belki iki düzine kitap kutusu vardı. Önce birini sonra diğerini açtım Bradbury, Asimov, Chandler, Hammet'leri karıştırdım, en dipte Ludlum, Amblers ve bir çift antika Zane-Grays'in altında birden onu buldum. Her zamanki gibi şıktı. Benim sınırlı sayıda basılmış tek kitabım.


Otuz yıldan sonra belki ilk kez kitabı açıp okumaya başladım. Ve tıpkı ilk okuduğumdaki kadar kendimi kaptırdım, her şey hatırladığım kadar harikaydı ve otuz yıl önce yaptığım gibi zaman kavramını yitirdim, bitirdiğimde güneş doğuyordu.


O sabah yapacak pek işim yoktu. Yapabileceğim tek şey artık var olmayan dünyaların, egzotik yerleri, betimlemelerini düşünmekti ve Priscilla Wallace'ın hala yaşayıp yaşamadığını merak ettim. İhtimal çok yaşlı bir kadındı ama o hayran mektubumu güncelleyip yeniden gönderebilirdim.


Öğle yemeği saatinde şehir kütüphanesinin önünde durdum kadının yazdığı tüm kitapları almaya kararlıydım. Raflarda ve kartoteklerde hiçbir şey yoktu. (burası sevimli, eski moda bir kasaba kütüphanesiydi, kitapları bilgisayara aktarmak için daha yıllar vardı)


Ofisime geri döndüm ve kadınla ilgili olarak internette araştırma yaptım. Otuz yedi farklı Priscilla Wallace vardı. Bir tanesi düşük bütçeli filmlerde oynayan bir artistti, biri Georgetown Üniversitesinde hocaydı, diğeri Bratislava'da bir diplomat, bir diğeri başarılı bir şov köpeği eğiticisi, bir başkası Güney Kaliforniya'da altız çocuk annesi, biri de pazar mizah dergisinde karikatüristti.


Ve tam bilgisayarın bir şey bulamayacağını düşünüyordum ki, ekranıma alttaki yazı geldi:


“ Wallace, Priscilla doğum: 1892, ölüm 1926. Bir kitap yazmış: Kedilerimle Yolculuklar”


1926. Hayran mektubu göndermek için o zaman da şimdi de çok geçti, kadın ben doğmadan yıllar önce ölmüştü. Birden bir yitirme duygusu hissettim ve de bir gücenme, bir insanın bu kadar genç yaşta ölmesinden ötürü gücenmiştim. Yaşanmamış tüm yılları, gittiği her yerde bulduğu güzellikleri asla görmeyecek insanlar tarafından elinden alınmıştı.


Benim gibi insanlar.


Bir fotoğraf da vardı. Eski kahverengi fotoğrafların kopyası gibiydi, kumral, iri, koyu renk gözlü, ince ve bana üzgünmüş gibi gelen bir kadın resmiydi bu. Belki de kendim üzüldüğümden öyle gelmişti çünkü otuz dört yaşında öldüğünü ve tüm tutkusunun da onunla birlikte öldüğünü biliyordum. Resmin bir kopyasını bastırdım, çekmeceme koydum ve günün sonunda eve götürdüm. Neden bilmiyorum, üzerinde sadece iki cümle vardı. Bir hayat – her hayat- bundan fazlasını hak ediyordu. Bilhassa öldükten sonra bile beni duygulandırabilen, bana dokunan -en azından kitabını okurken- , dünyanın belki bana göründüğü kadar sıkıcı ve rutin olmadığını hissettiren biriyse.


O akşam dondurulmuş yemeğimi ısıttıktan sonra şöminenin yanına oturdum ve yine Kedilerimle Yolculuklar'ı aldım ve en sevdiğim bölümleri okumaya başladım. Karlarla kaplı Klimanjaro'nun eteklerinde görkemli fil kafilesi, bir Mayıs sabahı Versay'daki bahçelerde yürürken çiçeklerden yayılan parfümler ve sonlara doğru en sevdiğim bölüm geliyordu:


“Daha görecek o kadar çok yer, yapacak o kadar çok şey var ki, böyle günlerde keşke hiç ölmesem diyorum. Öldükten sonra bile yaşayacağıma canı gönülden inanmak beni rahatlatıyor, birisi kitabımı alıp okuyunca ben de yaşıyor olacağım.”


Bu rahatlatıcı bir duyguydu kuşkusuz benim arzuladığımdan daha iyi bir ölümsüzlüktü. Ben geriye hiçbir şey, hiçbir iz bırakmayacaktım, yaşadığımı kimse bilmeyecekti. Ölümümden yirmi yıl belki otuz yıl sonra kimse yaşadığım bilmeyecekti, Ethan Owens – bu benim adım daha önce hiç duymadınız muhtemelen bir daha asla duymayacaksınız - adında biri yaşadı, çalıştı ve burada öldü, kimseye bir zararı dokunmadan yaşamaya çalıştı, başardığı tek şey de buydu.


O yazar gibi değildi belki de ona çok benziyordu. Kadın politikacı ya da savaşçı bir kraliçe değildi. Heykeli dikilmemişti, unutulmuş küçük bir gezi kitabı yazmış ve bir ikincisini yazamadan ölmüştü. Çeyrek asır önce göçüp gitmişti, Priscilla Wallace'ı kim hatırlıyordu ki?


Bir bira doldurup tekrar okumaya koyuldum. Nasıl oluyorsa her egzotik şehri ve vahşi ormanı ne kadar tasvir ederse, o kadar az egzotik ve vahşi oluyor, insan kendini evindeymiş gibi hissediyordu. Kaç kez okursam okuyayım bunu nasıl becerdiğini anlayamadım.


Verandadan gelen bir tıkırtı dikkatimi dağıttı. Kahrolası rakumlar gittikçe daha şımarıyorlar diye düşündüm ama sonra çok değişik bir miyavlama duydum. En yakın komşum bir mil ötedeydi ve bu gezintiye çıkan bir kedi için oldukça büyük mesafeydi. Ama gidip bakmam ve tasmasında adres varsa sahibine telefon etmem gerektiğini düşündüm. Ya da buranın rakumlarıyla başı derde girmemesi için kışt kıştlayacaktım.


Kapıyı açıp verandaya çıktım, gerçekten de orada bir kedi vardı. Başında ve gövdesinde sarı-kahve benekleri olan küçük, beyaz bir kediydi. Almak için uzanınca birkaç adım geriye kaçtı.


Yavaşça “sana bir şey yapmayacağım” dedim.


Kadınsı bir ses “bunu biliyor sadece biraz utangaç” dedi.


Döndüm- kadın verandadaki salıncakta oturuyordu. Bir hareketiyle kedi verandayı geçip kadının kucağına atladı.


Bu yüzü daha önce görmüştüm. Bu sabah kahverengi eski fotoğrafta bana bakıyordu. Tüm çizgilerini ezberleyene dek saatlerce incelemiştim.


Bu o'ydu.


Ben kadına bakarken “güzel bir gece değil mi?” dedi. “sessiz de, kuşlar bile uykuda”. Durdu “Sadece ağustos böcekleri uyanık, şarkılarıyla bize serenat yapıyorlar”


Ne diyeceğimi bilemiyordum sadece onu seyrediyor ve kaybolmasını bekliyordum.


Bir an sonra “solgun görünüyorsun” dedi.


Nihayet konuşmayı başardım “Gerçek gibi görünüyorsun”


Gülümseyerek cevap verdi “elbette öyle, gerçeğim”


“Siz bayan Priscilla Wallace'sınız, sizi o kadar çok düşündüm ki, hallüsinasyon görmeye başladım”


“Hallüsinasyona benziyor muyum?”


“Bilmiyorum” diye itiraf ettim. “Daha önce hallüsinasyon gördüğümü sanmıyorum o yüzden nasıl olur bilmiyorum, duraksadım, “kötü olabilirler, güzel bir yüzün var”


Kadın buna güldü. Kedi sıçradı, irkildi ve kadın kediyi nazikçe okşamaya başladı. “utanıp yüzümü kızartmak istediğine inanacağım” dedi.


“yüzün kızarabilir mi?” diye sordum ama sorduğuma pişman oldum.


“Tabii ki, ama Tahiti'den döndükten sonra pek emin değilim, orada yaptıkları şeylerden! Kedilerimle Yolculuk'u okuyordun değil mi?”


“Evet, çocukluğumdan beri en sevdiğim şeydir”


“Hediye miydi?”diye sordu.


“Hayır kendim aldım”


“Çok gurur duydum”


Kendimi aptal bir çocuk gibi hissederek “Bu kadar sevdiğim bir romanın yazarını sonunda tanıdığım için asıl ben gurur duyuyorum” dedim.


Bir soru soracakmış gibi şaşırmış görünüyordu. Sonra fikrini değiştirdi ve yine gülümsedi. Hoş bir gülümsemeydi.


“Burası çok güzel bir ev, göle kadar olan her yer senin mi?”


“Evet”


“Burada başka kimse yaşıyor mu?”


“Sadece ben”


“Mahremiyeti seviyorsun” bu bir soru değil bir tespitti.


“Tam değil, işler öyle gelişti, insanlar beni pek sevmiyorlar” diye cevap verdim.


Kahretsin şimdi sana niye bunu söyledim?diye düşündüm. Bunu kendime bile itiraf etmemiştim.


“Çok hoş birine benziyorsun insanların seni sevmediğine inanmak bana güç geliyor”


“Belki biraz abarttım, genellikle beni farketmezler”. Sıkılarak konuyu değiştirdim. “İçimi döküp seni sıkmak istemedim”


“Yalnız başınasın, birine içini dökmen lazım.bence sadece biraz kendine güvenmen gerekiyor”


“Belki”


Uzun bir süre bana baktı, “ Sanki kötü bir şey olacağını bekliyor gibi bakıyorsun”


“Senin ortadan kaybolmanı bekliyorum”


“Bu çok mu kötü olurdu?”


“Evet, çok kötü olurdu”


“O zaman neden burada olduğumu kabullenmiyorsun? Yanılıyorsan birazdan anlarsın”


“Evet tamam sen Priscilla Wallace'sın, bu tam onun vereceği cevap” diye başımı salladım.


“ Kim olduğumu biliyorsun belki sen de bana kim olduğunu söylersin”


“Adım Ethan Owens”


“Ethan” diye tekrar etti. “Güzel bir isim”


“Öyle mi diyorsun?”


“Öyle düşünmesem söylemezdim. Sana Ethan mı yoksa Bay Owens mı diyeyim?”


“Elbette Ethan de, seni yıllardır tanıyor gibiyim”, yine bir utanç dalgasının geldiğini hissettim. “çocukken sana bir hayran mektubu yolladım ama geri geldi”


“Gelse sevinirdim hiç hayran mektubu almadım, kimseden”


“Eminim yüzlerce insan yazmak istemiş ama adresini bulamamıştır”


Şüpheyle “Belki” dedi.


“Aslında tam da bugün tekrar yollamak istemiştim”


“Bana söylemek istediklerini şahsen söyleyebilirsin” Kedi atlayıp verandaya gitti. “ O çitin üzerinde tünemiş çok rahatsız gözüküyorsun Ethan, niye gelip yanıma oturmuyorsun?”


Ayağa kalkarak “sevinirim” dedim sonra tekrar düşünüp “yok oturmasam daha iyi” dedim.


Hoş bir ses tonuyla “otuz iki yaşındayım, refakatçiye ihtiyacım yok” dedi.


Onu temin ederek “bana ihtiyacın yok” dedim. “ Hem ikimizin de ihtiyacı yok”


“O zaman sorun ne?”


“Doğrusunu istersen, eğer yanına oturursam bir şekilde kalçam sana değebilir veya kazara eline dokunabilirim ve...”


“Ve ne?”


“Ve senin gerçekten burada olmadığını görmek istemiyorum”


“Ama buradayım.”


1. Bölümün sonu

Yazan: MIKE RESNICK
Çeviren: Müjde Dural

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !