LEYLAKLAR - KATE CHOPIN

(LILACS)

<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} --> 

Madam Adrienne Farival,  geleceğini hiç bildirmedi ama rahibeler onun ne zaman geleceğini biliyorlardı. Leylak kokuları havayı mis gibi doldurmaya başlayınca, rahibe Agahta gün boyunca ikide bir pencereye gidip gelmeye başladı, yüzünde sevdiklerinin gelmesini bekleyen saf, basit insanlara özgü mutlu, kutsanmış bir ifade vardı.

 

Fakat kadının güzel bahçeden manastıra gelişini ilk gören rahibe Agahta değil, rahibe Marceline oldu, kolları yol boyunca topladığı kocaman leylak demetleriyle doluydu, tamamen kahverengilere bürünmüştü ki, rahibeler onun baharla gelen bir kuşa benzediğini söylerlerdi. Yuvarlak hatlı ve zarif bir vücudu vardı, neşeli, canlı adımlarla yürürdü, onu görkemli giriş kapısına getiren fayton, çakıllı yolu yavaş yavaş çıkıyordu, şoförün yanında üzerinde isminin yazılı olduğu basit, küçük sandığı vardı: “Madam A. Farival, Paris.” Rahibe Marceline’nin dikkatini çeken şey faytonun tıkırtıları olmuştu, sonra da çoşku başladı.

 

Aniden beyaz türbanlı kafalar pencerelere üşüştü, kadın şemsiyesini ve leylakları onlara doğru salladı, rahibe Marceline ve Marie Anne ümitle ve telaşla kapıya geldiler, fakat hepsinden daha cesur ve atak olan rahibe Agathe, basamaklardan uçarcasına inip, kadını karşılamak için bahçeye gitti. O ne kucaklaşmaydı öyle! Leylaklar ikisinin arasında ezildiler! Ne çoşku dolu öpüşlerdi öyle! İki kadının da yanakları mutluluktan pespembe olmuştu!

 

Manastırın içinde bildik şeylere gözgezdiren, Adrienne’in yumuşak kahverengi gözleri şefkatle doldu ve en küçük ayrıntıları bile kaçırmadı.Yerlerin beyaz döşemeleri parlaklığından hiçbir şey kaybetmemişti. Salonun ve koridorun duvarları karşısında dizili tahta, sert sandalyeler  son gördüğünden, son leylak mevsiminden bu yana cilalanmışa benziyordu. Salona Sacre-Coeur kilisesinin yeni bir resmi asılmıştı. Yıllarca bu şerefe nail olan Catherine de Sienne’i ne yapmışlardı? Küçük kilisede onun gözünden kaçacak hiçbir şey yoktu- bir bakışla St. Joseph’in kabartma resminin mavi boyayla bir kat daha boyanmış ve başının üzerindeki halenin yaldızlandığını farketmişti. Kutsal Bakire ise ihmal edilmişti! Hala geçen ilkbahardaki elbisesiyle neredeyse kir içindeydi. Bu taraf tutmaktı! Kutsal Anne’nin kıskanmaya ve şikayet etmeye hakkı vardı.

 

Adrienne, asaleti eski öğrencisini özel dairesinin kapısında karşılayıp hoş geldin demeye el vermeyen baş rahibeye saygılarını sunmakta gecikmedi. Gerçekten de, heybetli, katı, boyun eğmez bir asaleti vardı. Adrienne’i soğuk bir şekilde öptü ve onunla çeyrek saat kaldığı sürede

yavan bir tavırla olağan meseleleri konuştu.

 

Bundan sonra Adrienne’in son hediyesi getirildi. Çünkü Adrienne, siyah  küçük sandığında kilise için daima bir armağan getirirdi. Geçen yıl Kutsal Bakire için kıymetli taşlardan bir kolye getirmişti ve sadece baş rahibe önemli ayinlerde takma izni almıştı. Ondan önceki sene abanoz ağacı bir haç üzerinde fildişi İsa heykeli almıştı, el ve ayakları gümüştendi. Bu sefer de, çok nadir ve güzel işlemeli bir mihrap örtüsü almıştı ki, böyle şeylerin kıymetini bilen baş rahibe Adrienne’i  savurganlığından ötürü payladı.

 

“ Fakat sevgili Anne, biliyorsunuz hayattaki en büyük zevkim yılda bir kez sizlerle birlikte olmak ve minik hediyeler getirmek”

 

Baş rahibe bu cevaba karşılık “kendini evinde farzet sevgili çocuğum, rahibe Teresa seninle ilgilenecek, kilisenin üzerinde, en son odada rahibe Marceline’nin yatağında yatacaksın, odanı rahibe Agathe ile paylaşacaksın” diyerek onu gönderdi.

 

Adrienne’nin manastıra yaptığı iki haftalık ziyaretinde, daima bir rahibe ona eşlik ederdi ve bu neredeyse bir kural olmuştu. Sadece boş zamanlarda tüm rahibelerle bir arada bulunabiliyordu. Bunlar da yemekhanede ya da ağaçların altında geçirilen zararsız eğlence saatleriydi.

 

Bu sefer baş rahibenin kapısının önünde kendisini bekleyen rahibe Agathe’ydi. Kadın Adrienne’den daha uzun ve inceydi ve on yaş kadar büyüktü. Ruhunu ziyaret eden en ufak heyecan, sarışın yüzünü soldurur ve pembeleştirirdi. İki kadın kolkola girip açık havaya çıktılar.

 

Rahibe Agathe, Adrienne’in görmesi gereken çok şey olduğunu hissediyordu, düzinelerce yeni misafirle daha büyümüş tavuk kümesi, rahibe olmayan kızlardan birinin tüm vaktini alıyorlardı, sebze bahçesinde ise henüz bir değişiklik yoktu ama evet, vardı, Adrienne’nin keskin gözleri onu da buldu. Geçen yıl yaşlı Philippe lahanalarını sağ taraftaki geniş kare kısma ekmişti, bu sene sol tarafta dikdörtgen bir kısma ekilmişlerdi. Rahibe Agathe Adrienne’nin bu kadar önemsiz ayrıntıları bile fark etmesine çok güldü ve fazla uzakta olmayan ve kümesin tellerini tamir eden yaşlı Philippe’e de bunu anlatmak üzere seslendi.

 

Philippe, Adrienne’e ne kadar büyüdüğünü ve güzel göründüğünü asla söylememezlik etmezdi ve kadının çocukluğunda yaptığı haşarılıkları anlatmaya bayılırdı. Kaybolduğu günü hiç unutmuyordu, tüm manastır hop oturup, hop kalkmıştı! Sonunda Paris’i görebilmek için bahçedeki en yüksek ağacın en uzun dalına tünediğini ortaya çıkmıştı! Sonra da ceza olarak İncil’de paskalya  sayfasının yarısını ezberlemesi söylenmişti!

 

Sevgili Philippe, buna bayağı gülebiliriz ama unutmamalıyız ki, madam artık büyüdü ve akıllandı.

 

“İnsanın gençliğinin ilk adım attığı günlerden sonra haşarılıklar yapmayı bıraktığını iyi biliyorum rahibe Agathe.” Ve Adrienne, rahibe Agathe ile manastırın bahçevanı yaşlı Philippe’in bilgeliklerinden çok etkilenmişti.

 

Az sonra onlara gülümseyen manzaraya karşı, rustik bir kanepeye oturdular, Adrienne, elini tutan ve şefkatle okşayan rahibe Agathe’ye şöyle seslendi:

 

“ Dört yıl önceki ilk ziyaretimi hatırlıyor musun rahibe Agathe? Sizi nasıl şaşırtmıştım!”

 

“ Sanki unutabilirmişim gibi sevgili çocuk”

“ Ya ben! Yüreğimde bir sıkıntıyla ki, oh hatırlamaktan nefret ettiğim bir sıkıntı- ağaçlıklı yolda yürüdüğüm sabahı her zaman hatırlayacağım. Birdenbire rüzgar leylakların hoş kokusunu getirdi. Genç bir kız büyük bir leylak demetiyle yanımdan geçiyordu, rahibe Agathe, insanın hatıralarını bir parfüm kokusu kadar canlandıran bir şey olmadığını biliyor muydunuz?

 

“Sanırım haklısın Adrienne, şimdi sen söyleyince hatırladım, rahibe Jeanne’ın pişirdiği taze ekmek kokusunu duyunca hep aklıma Sierge’nin kocaman mutfağı ve güneşli bir pencerede hep bir şeyler ören aksak Julie’yi hatırlarım. Ve her hanımeli koklayışımda, rahibeliğe ilk kabul edildiğim kutsal günü hatırlamadan duramam.

 

“Şey, bende de öyle oldu rahibe Agathe, leylak kokuları karamsarlığımı ve düşüncelerimin tüm akışını değiştirdi.  Ağaçlıklı yol, sesler, kalabalık sanki gizlice yok olmuş gibi tamamen gözümün önünden kayboldular. Şimdi olduğu gibi ayaklarım çimenlere gömülmüş vaziyette duruyordum. Eski taş duvarın ötesinden güneş ışığının vurduğunu görüyordum, şimdi dinlediğimiz gibi kuşların cıvıltılarını ve havada vızıldıyan böceklerin sesini duyuyordum ve tüm bunların içinde tek duyduğum ve kokladığım leylaklardı. Kalın yapraklı dallarıyla beni davet ediyorlardı, bu yıl leylaklar daha çok açmış gibime geldi rahibe Agathe, ve biliyor musun çıldırmış gibiydim, kimse beni geri döndüremezdi, nereye gittiğimi bilmiyordum ama eve doğru döndüm ve tam bir heyecan içindeydim. ‘Sophie! Hemen küçük, siyah sandığımı hazırla! Birkaç basit giysi koy, ben gidiyorum, soru sorma, onbeş gün sonra geri dönerim’ Ve o günden beri, her yıl leylak zamanı aynısı oluyor, leylaklar açar açmaz gidiyorum, kimse beni durduramıyor.”

 

Ve bilsen ben de senin yolunu ve leylakların açmasını nasıl gözlüyorum! Sen gelmezsen sanki güneşsiz ve kuş seslerinin olmadığı bir bahar gelmiş gibi olurdu.

 

“Fakat biliyor musun sevgili çocuk, az önce söylediğin umutsuzluk anlarında, eşsiz sevgisi ve şefkatiyle dertli bir yüreği teselli edip, avutmaya her zaman hazır Cennet’teki Kutsal Annemize dönmemenden korkuyorum.

 

“Belki dönmem rahibe Agathe ama başımda öyle dertler var ki, düşünemezsin, emin olun, tek başına  Sophie’nin iğrençlikleri St. Lazarre’a (tren istasyonu) gitmeme yeter de artar bile.

 

“ Bu dünyada yaşamanın ne kadar zor olduğunu gerçekten biliyorum, özellikle Adrienne, sen zavallı yavrucuğum, yüce Tanrı, sevgili kocanı yanına aldığından dolayı, her şeye tek başına katlanmak zorundasın, fakat diğer taraftan, tanrımızın bizim için çizdiği yoldan gitmek bir insana sabır ve bir tür huzur da getirir. Adrienne, senin yapman gereken ev işlerin var ve sanatın! Kendini adaman gereken müziğin var ve ayrıca hep bizimle olan ve yardım edilecek yoksullar ile teselli edilecek kederli insanlar var.”

 

“Fakat rahibe Agathe, dinler misiniz? Çayırın kenarında kımıldayan şey Rose değil mi? O beyaz alnına hala bir öpücük kondurmadığım için beni nankörlükle suçlayacağını sanıyorum, haydi gidelim.”

 

İki kadın ayağa kalkıp,bu sefer el ele tutuşarak öbek öbek çimenlerin üzerinden, hafif yamaçtan aşağıdaki büyük çayıra ve ormandan akıp gelen taze, soğuk sulu nehre doğru  yürümeye başladılar, rahibe Agetha onunla birlikte sakin, rahibeye benzemeyen adımlarla yürüyordu, Adrienne ise sanki her hafif adımında yeryüzü ona cevap veriyormuş gibi, dengeli, sekerek adım atıyordu.

 

Manastırın bahçesini çayırdan ayıran dar nehrin üzerindeki tahta köprüde biraz oyalandılar,

Adrienne için, yaklaşan akşamı seyrederek, bu tatlı yüzlü rahibeyle köprünün üzerinde sohbet ederek dinlenmekten tarif edilemeyecek kadar tatlıydı. Ayaklarının altında suyun fokurtusu, sessizliği bozan tek şey olarak uzaklardaki hayvan sürüleriydi, ta ki manastırın kulesinden gelen ruhani çan seslerine kadar o zaman iki kadın dizlerinin üzerine çöküp, içgüdüsel olarak haç çıkararak ilahi söylediler ve rahibe Agathe, geleneksel duayı söylemeye başlarken, Adrienne de müzikal bir tonla ona eşlik etti.

 

“ Tanrı’nın meleği Meryem’e bildirdi

ve kadın kutsal ruhtan hamile kaldı”

 

Ve kısa duanın sonuna doğru kalkıp, manastıra doğru yürümeye başladılar.

 

 Adrienne uyumak üzere kendisini naif ve tatlı bir geceye hazırlamıştı, rahibe Agathe ile paylaşacağı odanın  duvarları  bembeyazdı, sadece merdiven başında, inen, çıkan meleklerle birlikte Jacop’un rüyasının bir resmi vardı. Çıplak döşeme sarımsı beyazdı ve yatakların altlarında ufak, gri iki halı vardı, beyaz örtülü yatak başlarında kutsal suyla ıslatılmış sünger bulunan iki kase duruyordu.

 

Rahibe Agathe, sessizce paravanın arkasında soyundu ve loş mum ışığında gölge gibi, görünmeden yatağına girdi,  Adrienne, odadada yürüyor ve manastırda küçükken kendisine öğretildiği gibi giysilerini özenle çırpıp, katlayıp sandalyenin arkasına asıyordu. Rahibe Agathe, Adrienne’in gençken öğrendiği alışkanlıklarını hala devam ettirmesinden için için sevindi.

 

Fakat Adrienne uyuyamıyordu, uyumayı fazla istemiyordu da, bu saatler uykuda geçirilmeyecek kadar değerliydi.

 

“Uyumuyor musun Adrienne?”

 

“Hayır rahibe Agathe, biliyorsun ilk gece hep böyle olur, gelişimin heyecanı, beni uykusuz tutan ne bilmiyorum.”

 

“Meryem duasını birkaç kez oku sevgili çocuğum”. “okudum rahibe Agathe, faydası olmadı”

 

“ O halde sırt üstü uzan ve kendi nefes alıp verişlerinden başka hiçbir şeyi düşünme, böyle yapmanın çok işe yaradığını duymuştum”

 

“ Deneyeceğim, iyi geceler”

 

“ İyi geceler tatlım, Meryem ana seni korusun”

 

Yarım saatin sonunda Adrienne’in gözleri hala açıktı ve Agathe’nin düzenli nefes alışlarını dinliyordu, gece boyunca ağaçların çıkarttığı rüzgar ve dereden gelen sürekli şırıltıyı duyuyordu.

 

Onbeş günün kalan günleri,  her gün sabahın erken saatlerinde manastırın küçük kilisesinden gelen sabah ayinin sesleri haricinde, geldiği ilk gün gibi huzurlu, sakin geçti, Pazar günleri de

Kilise korosunda o güzel sesiyle ilahiler okuyor ve çok beğenilip, taktir alıyordu.

 

Gitme vakti geldiğinde, rahibe Agathe, diğerleri gibi kapıda hoşça kal demekle yetinmedi, yola inerek, tekleyen külüstür arabanın yanına gelerek, tatlı son sözlerini söyledi. Ve sonra yolun kıyısında durdu – ancak o kadar uzağa gidebiliyordu- ve mendilini sallayan Adrienne’e el salladı. Dört saat sonra, rahibeliğe yeni katılan küçük kızların sınıfında ders verirken, sınıfın saatine baktı ve “Adrienne şimdi evine varmıştır” diye mırıldandı.

 

Evet, Adrienne evine varmıştı, Paris onu içine almıştı.

Rahibe Agathe’nin saate baktığı sırada, Adrienne, güzel bir sabahlık giymiş, lüks bir koltukta tembel tembel uzanıyordu. Görkemli oda her zamanki dağınıklığı içindeydi, notalar piyanonun üzerine saçılmış, değişik ve şaşırtıcı giysiler sandalyelerin arkalarına rastgele atılmıştı.

 

Pencerenin kenarında, yaldızlı bir kafeste yeşil bir papağan duruyordu, kuş, sokak kıyafetlerini giymiş ve onu konuşturmaya çabalayan bir kıza göz kırpıyordu.

 

Odanın ortasında ev sahibesinin başının belası, hizmetçi kız Sophie duruyordu, ellerini önlüğünün ceplerine sokmuştu, kır saçlı başının her hareketiyle kolalı başlığı titriyordu. İki genç kadından bıkkınlığı belli şekilde, atıp tutuyor, şöyle diyordu:

 

“ Tanrı biliyor! Matmazelin yanında olduğum altı sene boyunca yeterince katlandım fakat şu son iki haftada kendine menejer diyen adamın yüzünden fazlasıyla gururum kırıldı! Matmazel gider gitmez bir aslan gibi geldiğini fark edecek kadar iyiyim, evet size söylüyorum bir aslan gibi geliyor! Matmazelin nerede olduğunu soruyor. Ne cvap v erebilirim ki? Meydanın ortasındaki heykel ne biliyorsa ben de o kadarını biliyorum! Bana yalancı diyor! Ben yalancıymışım! Mahvolduğunu iddia ediyor! İnsanlar La Petite Gilberta’yı meşhur eden ve tahta kukla gibi danseden ve  acami kabare kızları gibi şarkı söyleyen matmazel olmazsa oyunu seyretmezlermiş! Eğer La Gilberta’nın ne olduğunu ona söyleseydim ki, istesem kolayca söylerim- o kahrolası kafasında kalan birkaç tel saçı da yolacağına garanti veririm!

 

“ Ne yapabilirdi? İnsanlara matmazelin hasta olduğunu söyleyecekti ve o zaman da benim için asıl işkence başladı! Çiçekler, kartlar, süslü tabaklarla gelen nefis yiyecekler! İtiraf etmeliyim ki, Florine ve beni yemek pişirme zahmetinden kurtardılar. Ve tüm bu süre boyunca herkese doktorun matmazele iki hafta ismini unuttuğum kaplıcalı bir yerde dinlemesini tavsiye ettiğini söylemek zorunda kaldım.

 

Adrienne, yaşlı Sophie’yi yarı kapalı, soran bakışlarla izliyor ve kucağındaki güllerle kadının yüzüne vuruyordu, bu iş için onları zarif saplarından kısacık kopartmıştı, her gül Sophie’nin yüzüne şiddetle çarpıyordu ama bu onun canını sıkmıyor ve konuşmasını susturmuyordu.

 

Papağın kafesinin yanındaki genç kız “Ah! Adrienne!” diye yalvardı, “Sustur şunu, lütfen bir şey yap, Zozo’nun konuşmasını nasıl bekleyebilirsin? Onlarca kez bir şeyler söyleyecekti ama bu kadın gevezeliği yüzünden onu sersemletiyor.

 

Adrienne, davranışını değiştirmeden “sevgili Sophie” dedi. “gördüğün gibi tüm güller bitti ama seni temin ederim ki, elimin altındaki her şey işe yarar, yanındaki sehpadan rastgele bir kitap aldı. “Bu neymiş? Mons. Emile Zola! Şimdi seni uyarıyorum Sophie, Zola’nın romanın ağırlığı, kalınlığı senin hakkından gelecektir! Eğer hala ayaklarının üzerinde duracak gücün kalırsa şükret!

 

“Matmezel nasıl arzu ediyorlarsa öyle yapsın, beni ister kapının önüne koyun isterseniz bu yüzden ayağımı topallasın ama matmazelin çok vicdansız ve kalpsiz olduğunuzu söyleyeceğim, o adama işkence ettiniz! O bir erkek, bir melek değil.

 

Her gün kederli bir yüzle gelip “ bir haber var mı Sophie?” diye bana soruyordu.

 

“Hayır Mösyö Henri”; “Nereye gittiği hakkında bir fikrin yok mu?” “meydanda duran heykel kadar nereye gittiğinden bihaberim mösyö”, yüzü şu perde kadar bembeyaz “hiç dönmeyebilir mi?”;

 

“Sizi temin ederim ki, 15 gün sonra dönecek. Ona sabırlı olmasını rica ettim, ayağını sürükleyerek, perişan halde matmazelin yelpazesini, eldivenlerini, müzik notalarını eline alıp defalarca bakardı, matmazelin sabırsız olduğu anda üzerime fırlattığı terliklerini ki, kasten fırlattığı yere şifonyerin oraya bırakmıştım- alıp öperdi. Bunu yaptığını gördüm ve gözetlendiğini bilmediğinden terlikleri bağrına bastırdı.

 

Her gün böyleydi, ona pişirdiğim çorbadan biraz içmesi için yalvardım, içemem sevgili Sophie dedi, ertesi akşam gelip pencereden uzun uzun yıldızları seyretti, döndüğünde gözleri kıpkırmızıydı ve yaşla doluydu, toz toprakta ata bindiğini ve gözlerinin yandığını söyledi ama ben ağladığını biliyordum.

 

Onun yerinde olsaydım bu kadar zulme katlanmaz, gidip keyfime bakardım, genç olmak neye yarar?

 

Adrienne kahkayla gülerek ayağa kalktı, yaşlı Sophie’nin omuzlarından yakalayıp başındaki kepi sallayana kadar sarstı.

 

“Tüm bu sözlerin faydası ne Sophie? Her yıl aynı şeyler! Uzun bir tren yolculuğu yaptığımı unuttun mu? Üstelik açlıktan ve susuzluktan ölüyorum, bana bir şişe  Chateu Yquem getir, bisküvit ve sigaralarımı da! Sophie kapıya yollandı. Ve Sophie, Mösyö Henri hala bekliyorsa buraya gönder.

 

Bunlar tam bir yıl önceydi, tekrar bahar geldi ve Paris’in havası düzeldi.

 

Yaşlı Sophie mutfakta oturmuş, biriki önemsiz mutfak eşyası ödünç almaya gelen hizmetçiye dert yanıyordu.

 

“Biliyor musun Rosalie, bence bu yılda bir kez tekrarlanan bir delilik atağı, bunu herkese söylemem senin kimseye söylemeyeceğini biliyorum, bu yüzden tedavi görmeli, bir doktora gözükmeli bu tür şeyler ihmale gelmez.

 

Bu sabah da yıldırım çarpmış gibi öyle oldu, burada otururken seyahatten filan söz etmemişti sonra ekmekçi çocuk geldi –bilirsin ne kadar naziktir- ekmeği masaya koydu, yanında bir demet de leylak getirmişti, leylakların açtığını bilmiyordum, aptal bir şekilde Matmazel Florine’e selamlarımla dedi.

 

Biliyorsun ekmekçinin çiçeklerini vermek için Florine’ini işinden alıkoyamazdım, çiçekleri de alıp kulpu kırılmış majolika vazo için yemek salonuna gittim, erken kalkan matmazel banyodan çıkmıştı, yemek salonuna çıkan koridordan geliyordu, üzerinde beyaz sabahlığıyla kafasını yemek salonuna uzattı, havayı kokladı ve bu duyduğum koku da ne? Dedi.

 

Elimdeki çiçekleri gördü ve fare görmüş kedi gibi, leylakların üzerine atıldı, yüzünü uzun bir süre çiçeklere gömdü, uzun bir ‘oh’ çekti.

 

“Sophie ben gidiyorum, siyah küçük sandığımı hazırla, birkaç basit giysi koy, hiç giymediğim şu kahverengi elbiseyi de”

“Fakat matmazel unuttunuz mu, yarın için yüzlerce franklık bir kahvaltı siparişi verdiniz”

 

“kapa çeneni!! Diyerek ayağıyla yere vurdu.

 

“Menejerinizin nasıl kızacağını ve bana iftira edeceğini biliyorsunuz ve mösyö Paul’a bir hoşça kal demeden gideceksiniz, adam yeryüzüne inmiş bir melek”

 

Rosalie sana ne diyorum, gözleri çakmak çakmaktı.

 

“ Çabuk sana ne diyorsam onu yap” diye bağırdı. Yoksa seni de, Mösyö Paul’ü, yüzlerce frankını da boğarım!

 

Rosalie “evet bu delirmiş” diyerek onayladı. Benim bir kuzenimde bir sabah soğanda kızaran dana ciğeri kokusunu duyunca öyle olmuştu, akşam olduğunda iki kişi zor zaptetti.

 

“ Bunun bir delilik olduğunu görebiliyorum sevgili Rosalie’ciğim ve hayatım boyunca bu konuda tek söz etmedim çünkü hayatımdan endişe ediyordum, sadece sessizce tüm emirlerine itaat ettim. Ve şimdi püfff! Yine gitti! Tanrı bilir nereye. Aramızda kalsın – Florine’e söylemedim- ama bence iyi bir yere gitmiyor, mösyö Paul’ün yerinde olsam onu takip ettirirdim, peşine bir dedektif salardım.”

 

Şimdi gidip her tarafı kapatacağım, eve barikat kuracağım, mösyö Paul, menejer, misafirler sürekli zili çalıp, avazı çıktığı kadar bağıracaklar, bıktım artık Rosalie, bu yaşta iftiraya uğramaktan, yalancı denilmekten!

 

Külüstür araba vaktinde gelmediğinden Adrienne, sandığını istasyonda bıraktı ve manastıra kadar olan bir, iki millik yolu zevkle yürümeye koyuldu. Her yanını kuşatan kır havası ne muazzam huzur veriyor, ne sakin, ne güzeldi. Şemsiyesini döndüre döndüre, düzgün yolda, hoş bir şarkı tutturup, yaprakları, gül tomurcuklarını çimdikleyerek, yürüyor ve bu rahatlığı büyük yudumlarla içiyordu.

 

Her zamanki gibi durup, leylak topladı.

 

Manastıra yaklaşırken, pencereden beyaz türbanlı birinin ona bakacağını düşünüyordu ama yanılıyor olmalıydı. Mutlaka onu görmemişlerdi bu sefer onlara sürpriz yapacaktı, rahibe Agathe’nin onu görünce nasıl şaşkınlıkla çığlık atacağını ve daha şimdiden kadının kucaklığının sıcaklığını ve sevecenliğini hayal etti. Rahibe Marceline ve diğerleri onun kabarık kollarına bakıp nasıl eğleneceklerini düşündü, çünkü bir yıldır kabarık kol modası vardı ve modanın saçmalıkları rahibeleri bayağı eğlendiriyordu. Hayır, kendisini kesinlikle görmemişlerdi.

 

Neşeyle taş basamakları çıktı ve zili çaldı. Keskin, metal sesin duvarlarda yankılandığını duyabiliyordu, son yankı sesi de sustuğunda, rahibe olmayan kızlardan biri yavaşça ve ihtiyatlı bir şekilde kapıyı açtı, gözleri yere bakıyordu, yanakları alev alevdi. Kapının dar aralığından Adrienne’e bir paket ve bir mektup uzatarak şöyle dedi: “ baş rahibemizin emriyle” ve çabucak kapıyı kapatıp, ağır anahtarla kocaman kilidi kilitledi.

 

Adrienne donup kalmıştı. Bu karşılamanın manasını anlayamıyordu, leylaklar elinden yere döküldü, elinde duran pakede ve mektuba döndü, içinde yazacak olanlardan içgüdüzel olarak korkuyordu.

Paketin dışından bile içindekinin haç olduğunu anladı, kendine söyleyecek cesareti yoktu ama kolye ve mihrap örtüsünün de orada olduğunu tahmin etti.

 

Güç almak amacıyla kalın, meşe kapıya yaslanan Adrienne, mektubu açtı. Bu huzur cennetine girmesini ebediyen yasaklayan o ilk acı ve suçlayıcı cümleleri sözcükleri atlayarak okudu, tüm cümleler bir bütün olarak beynine saplanmıştı, zalimce görünmesine rağmen haksız olduklarını söylemeye cesaret edemedi.

 

 O anda kalbinde hiç kızgınlık yoktu ama daha sonra, kurnaz istihbaratıyla bu hainliğin kaynağını aramaya başlayınca kuşkusuz olacaktı. Şu anda sadece gözyaşlarına yer vardı, alnını ağır kapıya yaslanıp, terkedilmiş küçük bir çocuk gibi ağladı.

 

Cansız adımlarla basamaklardan indi, yürürken son bir kez manastıra dönüp baktı, tanıdık bir çehre, bir el, hala onu seven sadık bir yüreğin olduğuna işaret eden herhangi bir şey görmeyi umut ediyordu. Fakat sadece cilalanmış pencereleri gördü sanki suçlayan, soğuk bakışlarla ona bakıyorlardı.

 

Küçük kilisenin üzerindeki odada bir kadın, Adrienne’in yattığı yatağın yanında diz çökmüştü. Gözyaşlarını dindirmek amacıyla yüzünü iyice yastığa gömmüştü, bu kadın rahibe Agathe’ydi.

 

Bir süre sonra kapıdan elinde süpürgeyle rahibe olmayan bir kız çıktı ve Adrienne’nin kapının önüne döktüğü leylakları süpürdü.


SON

Yazan: KATE CHOPIN
çeviren: müjde dural
orijinali: http://classiclit.about.com/library/bl-etexts/kchopin/bl-kchop-lilacs.htm

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !