ZAMAN TERZİSİ - Deborah Biancotti

( The TAILOR of TIME)


Zaman Terzisi geceyi gündüz yapmak üzere dikiş makinasının başına geçti.
Bir sirk topu gibi, açık şafak rengi kumaşını, parlak bir öğlene birleştirdi. Sonra alacakaranlık için buğulu kırmızı bir parçayı düzgünleştirip, kalın mor bir akşamla bitirdi. Eserine bakıp elini ovuşturdu ve hafif bir tatmin duygusu hissetti. 
Terzi en az gürültü ve sesle çalışıyordu, sadce arada sırada odalarında çalışan çırakların ( 'bu bitti' veya 'kumaş getirin') gibi homurdanma, sızlanmalardan şikayetçiydi.  Çıraklar, terzinin kendi çocukları gibi kabul ettiği solgun, kel çocuklardı. Omuzlarına veya bellerine bağlı kumaşlara bürünmüşken köhne bir sirke benziyorlardı. Yamanacak, düzeltilecek veya dikilecek şeyler için terzinin emrinde çalışıyorlardı.
Terzi çırakları görmezden geliyordu. Adam dalgın bir halde, kabuğuna çekilmişti, sesi kullanılmaya kullanılmaya kabuk bağlamıştı. Ağzı bir cep gibi sarkıktı, gözleri eski bir giysinin omuzları gibi düşüktü ve tüm vücudu bir askıdaki giysi gibi sarkıktı.
Sadece dikiş makinasının ışığı altına yasladığı, sivri iğne elinebatmadan yukarı-aşağı çalışan elleri düzgündü, elleri dikiş makinası kadar hızlıydı.
Önünde durmuş uzanan kumaştan günün kenarlarını bastırdı, iki ucunu büzdü ve sağındaki çıplak yerkürenin üzerine bir pelerin gibi geçirdi.
Giyinen küre, tren tekerlekleri gibi rayların üzerinde dönmeye başladı, başka küreler değdikçe, içindeki suyun ağırlığından çalkalanmaya başladı.
Su onu düzgün tutma görevi yapıyordu.
İşleri biten dünya ve arkadaşları çatırdayıp, titreyerek, odayı bir baştan bir başa geçen yolda ilerlediler, çalışkan çırakların, çıplak taş duvarların ve odanın ağır perdelerinin yanından geçtiler, kalın bir duvardaki kemerli pencereye doğru gittiler, pencereden geçecekken birbirlerine çarparak, geri itilip, engellendiler.
Pencereden bir adam geliyordu. Elbiselerini giyinmiş küreler konvoyuna doğru yürüyordu ve terzinin odasına tırmandı.
Adamı önce çıraklar gördüler. Ani bir panik haliyle, her zamanki sessizliklerinden daha derin bir sessizliğe gömüldüler. Biri Terziye koştu ve durdu, şaşkındı, işine konsantre olmuş ustasını nasıl sesleneceğini bilemedi. Biri adama, yabancıya doğru koştu ve kuzeni kadar temkinli bir şekilde durdu.
Geceyi gündüze, gündüzü geceye diken Terzi odadaki değişiklikten habersizdi ta ki, son diktiği gezegen (yoldan çıktığından)gelip dirseğine çarpana kadar. Ve oturduğu yerden sıçradı. 
Parmağını kocaman makineye kaptırmıştı ve Terzi zalim, keskin deliğe baktı, parmağından kanlar akıp, diktiği kumaşa damlıyordu.  
"Ah!"
Yüzyıldan beri çıkarttığı ilk sesti.
"Uh"!
İkincisi.
Ayağını hemen makinanın ayağından çekti ve kanayan parmağını iğneden kurtardı.  Yaptığı bu beklenmedik hatanın tuzunu tatmak için yaralı parmağını dudağına götürdü. 
Kan lekeli kumaşta bir günlük bir savaş çıktı. Görünüşte hiç yoktan çıkmıştı ve çıktığı gibi çabuk sona erdi. Tarih bunu Birkaç Saatlik  Savaş olarak yazacaktı.
Ama Terzi bununla ilgilenmedi. Kargaşanın sebebini bulmak için baktı ve davetsiz yabancıyı gördü. Adam penceredeki keşfini bitirmişti ve şimdi boyları beline gelen çırakların ortasında ayakta duruyordu. 
Çıraklar, bir yabancıya, bir parmağındaki kanı emen Terziye bakıp duruyorlardı.
Yabancı "Zaman Terzisi sen misin?" dedi.
Hala parmağını emmekle meşgul Terzi başını salladı.
" Dünyayı çevreleyen zamanı sen dikiyor, gece ve gündüzü, renkleri, saatlerin süresine, mevsimleri ve yılları sen mi yapıyorsun?" 
Terzi başını salladı ve omuzunu silkti öyle ki kulakları acıyla omzuna değdi. Hem pişmanlık hem de iyi niyetle karşıladığını göstermeyi umuyordu.
" O halde benim adım John Avery ve bir ricam olacak"
Terzi boğazını temizledi ama ilk çıkan sesler sözcükler değildi. "Söyle John Avery" demeden önce iki kez daha boğazını temizlemek zorunda kaldı.
Avery, derin bir nefes aldı. "Terzi, benim nereden geldiğimi ve pekçok yeri unutmuş olmalısın" dedi.
Öyle görünüyor ki, yeterince unutmamıştı. Terzi kibar bir şekilde konuşmakla meşgulken, Avery'nin yüzyıllardan beri tek ziyaretçinin uğramadığı duvarları ihlal etmesi gözünden kaçmamıştı.
Avery'nin Terzinin şaşkınlığından haberi yoktu. Terzinin yanına bir tabure çekti ve dirseğini öfkeli, sırıtan dikiş makinasının yanına dayadı.
Avery göründüğünden daha yaşlıydı, böyle duvarlara, pencerelere, odalara tırmanmak, sıçramak ve elbette yüzmek için -çünkü bu kalenin etrafı hala su dolu hendekle çevrili olmalıydı- fazla yaşlıydı. Kulaklarına doğru açık kahverengi seyrek sakalı vardı, saçları gürdü ama azalmış ve boynuzlu bir görünüm almıştı ve küçük kahverengi gözlerinin üzerinde uzun, kaşları vardı. Nazik ama kararlı ve temkinli birine benziyordu. 
Adam " büyücülere para döküp, soytarılara rüşvet verdim, yaşlıların,  delilerin, falcıların ve bilim adamlarının söylediği rüyaların, söylentilerin peşinden gittim, üç yılımı aldı" dedi.
Sesi hala kalın ve düzgün çıkmayan Terzi "peki ne istiyorsun?" dedi.
"Zaman"
"Elbette."
"Bir günlüğüne zamanı yavaşlatmanı istiyorum. Hayır, bir öğleden sonralığına, en azından birkaç saat. Birazcık, azıcık zaman"
O zaman Terzi, bir gülüşten çok bir öksürüğe benzeyen bir çığlık koyverdi.
Avery devam etti "Bunu isteyeceğimi beklemiyor muydun?"
Terzi başını salladı.
"Niye istediğimi bilmek istiyor musun?"
"Doğal olarak" anlamına gelen bir homurdanma geldi.
Burada, zaman elvermediğinden yapılmamış tüm keşiflerle, tüm suçlarla ilgili hikayeler aklına geldi. İnsanoğlunun planladığı hataların telaffi edilmesi, verilecek ya da başkasından alınacak sevgiler, yüzleşilmesi gereken korkular, yapılması gereken iyilikler. Terzi bir kez dileği kabul etse.
Terzi bu yeni davacının yüzüne bakarken gözlerini kaçırmamaya çalıştı.
Avery "Bu zamanı boşa harcamak istiyorum" dedi.
"N...?"
Bu ilk kez oluyordu.
Terzi ellerini uzatıp, kulağını eğerek Avery'nin dileğini tekrar etmesini belirten bir hareket yaptı. 
Avery eğilerek, sözcükleri dikkatle telaffuz etti "Boşa harcamak". "Boşa harcayacak vakit istiyorum"
"Çünkü?......"
"Çünkü gençlik tam olarak bunu yapmak demektir"
Terzi sustu şimdi daha da şaşırmıştı. John Avery belli ki genç değildi. Ama delirmiş miydi?
"Değerli her saniyeyi harcardım, yaşlı bedenimin elverdiği ölçüde tüm çocukça oyunları oynardım, yusufçuk böceklerini kovalar, çamurlara taş atar, çimenlerin üzerinde yuvarlanır ve bisikletime plastik çıngıraklar takardım ve.."
"Plastik çıngıraklar mı?"
Avery cebine elini uzatırken "Çünkü bu kız bunu hakediyor" dedi.
"Senin....?"
"Evet benim kızım"
Terzi rahat bir nefes aldı.
Terzi, boğazını ve karnını kaplamakla tehdit eden sıkıntı hissini bertaraf etmeye ve kanadı kırılmışlık hissi veren gerginliğini  azaltmaya çalışıyordu. 
Avery bir kız çocuğu fotoğrafı tutuyordu (kaç yaşında? Belki 7, belki 8 ?)Güneş ışığı temiz yüzünü ortaya çıkarmış ve buklesine yansımıştı. Bir eli selenin üzerinde, diğeri gidonu kavramış  bisikletinin yanındaydı.
Avery "Bu Bela, bazen nefes alabiliyor, bazen bisiklete bile binebiliyor. Bazen de  onu boğan sıvıyı içinden dışarı çıkartmak için öksürüyor"dedi.
Bu dediğinin iyice anlaşılması için bekledi.
"Ama sana tekrar ücret ödeyemem Terzi, beni anla"
Adil bir anlaşma değildi.
Terzi buna ne diyecekti?
Terzi ellerini kucağına koydu ve yanyan ziyaretçiye baktı. Sonra kumaşların drapelerine, kalın taş duvarlara ve son olarak teker teker işlerine dönmüş çocuksu çıraklara baktı. 
Odayı terk eden gezegenler zincirine baktı, kumaşın üzerindeki kan lekesi hala makinada, kucağında ve yerdeydi.(iplikler ve kumaş parçalarıyla dolu)Bir rüyadan uyanıyormuş gibi yavaşça başını sarstı.
Nasıl .......?
Bunların biri nasıl........? 
Nasıl yapabilirdi......?
Terzi, ağır bir sesle "Sorun şu ki, nasıl yapacağımı bilmiyorum" dedi.
"Sen....?" "A!". Susma sırası Avery'deydi. "Bilen biri var mı?"
" Kimse yok sadece........" durakladı.
"Evet?"
Belki Mühendis"
"Tamam?"
"Her şeyi o yapar"
"Mühendis mi?"
"Mühendis"
"Onu tanıyor musun?"
"Hayır". Bu fikrin imkansızlığıyla sızlandı. " şey, bir keresinde galiba onu gördüm ama o...ona seslendim ama belki kadın beni duymadı, meşguldü"
Terzi, Mühendisin ona tavrına ilişkin başka bir mazeret bulamadı. Sanki adam bir kumaş örneğiymiş ve onunla ne yapacakmış gibi boşboş bakmıştı.
"Tamam". Avery pes etmemeye çalışan biri gibi baktı. "Bu tuhaf yeri de o mu yaptı?"
"Bazıları burada olan her şeyi onun yaptığını söylüyor"
"Ah, tamam, peki şimdi ne yapıyor?"
Terzi omuzunu silkti "Bakım?"
Avery başını salladı, düşünceli bir şekilde sakalını sıvazladı."Onu bulmak mümkün mü?"
Terzi emin değildi. Hem bulunsa bile razı gelmesi ihtimali yoktu. Mühendis soğuk ve bu odadaki taş kadar sert biriydi. 
Avery arkasına yaslandı, ellerini sanki dua eder gibi karnında kavuşturdu, taş tavana bakarak " ihtimal yok...."diye tekrarladı.
Zaman bütün yaraları sarar derler ama bunun kadar doğru değildi: Zaman çoğunlukla akıp gider.
Avery, Terzinin büyük, sırıtan dikiş makinasının yanında, çenesi iki elinin arasında bunu düşünüyordu. Uzun süre orada durdu, konuştuğunda elleri sesini boğmuştu. "O zaman ne yapsak?"
Terzi hiçbir zaman bir dileği yerine getirmemişti. Getirmeye teşebbüs etseydi dilek dinleyecek konumda olamazdı. 
Fakat o anda, işinden alıkonulmuşken John Avery ve fotoğraftan çıkıp gelecekmiş gibi duran neşeli, gün ışığı gülüşlü kızı gözönüne almamazlık edemiyordu. 
Terzi "Kızı buraya getirsen?" dedi.
Ama orada ne yusufçuklar, ne çamurlar, ne plastik çıngıraklar vardı. Hem küçük bir kız Avery'nin yaptığı gibi fısıltılar ve söylentilerle buraya kadar gelebilir miydi?
Hayır. Bunu yapmanın tek yolu gezegeni yavaşlatmaktı. Herhangi bir gezegeni de değil. Kullanılan, şu anda zamana karar veren gezegeni yavaşlatmaları gerekiyordu.
Terzi elini Avery'ye uzattı ama kuşkuyla durakladı ve onun yerine
Terzi "Sana yardım edeceğim John Avery. Bir şekilde" dedi.
Günışığı gibi gülümseyen Bela için.
Avery gitmek üzere ayağa kalktı. Plan konusunda anlaştılar, Bella'nın yardımsız nefes alabildiği güzel bir gün, Terziye mesaj gönderecekti.
Avery, Terzinin ikinci sorusunu keserek, "bileceksin, ve Terzi.."
Terzi "Bir şey değil. Bir şey değil" dedi.
Adam geldiği yoldan gitti.
Terzi elinden geldiği kadar çabuk bir şekilde dikişlerine döndü. Dikkati dağılmıştı ve yaralı parmağının zonklamasının farkındaydı ve iğnenin başka bir yerine daha batması korkusuyla şimdi  daha dikkatli olmuştu. 
Neredeyse hemen makine bir engele takıldı ve iyi dikmemeye başladı, adam cebinden bazı aletler çıkartmak zorunda kaldı ve makinenin yağını, ayarlarını kontrol etti. Bir vida gevşemişti, onu sıkıp işine döndü.
Ayrıca beklerken her seferinde birkaç çırağı içeri çağırdı, çırakların kel kafaları makinenin ışığında parlıyordu ve adam onlara ne yapılacağını ve gezegenleri nasıl giydireceklerini anlattı. 
Ne olur ne olmaz bir başka Terziye ihtiyaç duyulabilirdi.
...
Avery'nin mesajı fısıltılarla taşınarak ve fısıltı şeklinde geldi. Fısıltı odaya ulaştı, pencerenin en yakınında duran ilk çırağa oradan da Terzinin oturduğu yere geldi.
En yakındaki çırak "Sevgili Terzi, bugün yusufçuklar ve plastik çıngıraklarla oynamak için iyi bir gün olduğunu sana söylemenin en iyi yolu bu" diye fısıldadı. 
Terzi "vakit geldi" dedi.
Makinasının başından kalktı ve anlattıklarının işe yarayıp yaramadığına baktı. Çıraklar yerlerini aldılar, iki tanesi kumaş topunu makineye doğru sürüklerken, diğer ikisi itiyordu. 
Duygusal olmayan bir şekilde bunu onlara bıraktı, çabalayarak omurgasını dikleştirdi, bir an durup dik durmanın tadını çıkarttı. Gezegenlerin gittiği yolun karşısına geçti ve başta  iyi olmasa da artan bir kendine güvenle tırmandı. Gezegenler arasında kendine bir boşluk açıp, kendini oraya çekti, burnu giyinmiş gezegenlere çarparken, arkasında kalanlar ayak parmaklarına  yakalanıyordu. Emekliyordu, elleri yola kenetlenmiş, dizleri acıyla bastırıyordu.
Pencere iki omuzun sıkıştırdı ve yerinden çıkartmakla tehdit etti, adam geri geri gitmek, pelerinini ve kalın gömleğini çıkartmak zorunda kaldı. Beline kadar çıplak halde, yorgunluktan titreyerek, elleri kah titreyip, kah tutularak zorlukla ileriye tırmanmaya başladı.
Öteki odaya girince, yönünü tayin için durdu. Bir koridor vardı, yol ilki kadar küçük bir pencereye çıkıyordu, öteki taraftan hafif bir ışık sızıyordu, yaklaştı, sıkışarak oradan da geçti,  kollarının üst kısmı sıyrılıyordu, şaşkınlıkla bileğini altına alıp acıyana kadar bükmüştü.
İkinci pencereden sonrası gün ışığıydı ve karmaşık labirentli yolun üzerine ışık vuruyordu.
Gördüğü ne kahrolası, ne çılgınca bir tasarımdı. Nasıl bir hasmane çaba bu yolu ve  istinad duvarlarını inşa etmişti ve sonra hepsini insanın başını döndüren yükseklikteki uçurumlara bağlamıştı.
Fakat işin temel noktasının bu olduğunun farkındaydı. Makinelerin yapımcısı işine karışılmasını istemiyordu. Mühendis öyle canavarlar yapmıştı ki, hanesine tecavüz veya üzerinde sahiplik iddia edecek olan iki kez düşünmek zorundaydı. Kadın onları kasten ve bilerek düşmanca bir şekilde yapmıştı.
Kadının boşboş bakan gözlerini ve gülümsemeyen ağzını yine düşündü ve ondan sonra bunların hiçbiri onu şaşırtmadı. 
Ürpertiyle bir nefes sonra bir nefes daha aldı. Çenesini yukarı kaldırdı böylece aşağı bakmak aklını çelmeyecekti.
Buradaki  küreler yavaşlamak zorundaydı. İleri gitmek için üzerlerinden geçmek zorundaydı. Sırayla her birini kucakladı, karnına çekti sonra baldırlarının arasına alıp iterek, arkadan gelenlerin olduğu yere sürükledi. Arkadaki su dolu kürelerden çıkan tok su sesleri onu sakinleştirdi.
Yine de bu yeni bulduğu arkadaşa ve bu şeyi icat eden Mühendisin çılgın aklına bir kez daha lanet okudu. Ama sözünden dönemezdi, eğer yapamaza hafızası sürekli dırdırlanarak onu rahatsız eder rahat bırakmazdı, gördüğü gibi başka seçeneği yoktu. 
Omuzları çenesine kadar kalkık, sımsıkı tutunup, kendini nefes almaya zorladı, ona doğru sürüklenen kuvveti görmemek için gözlerini kıstı. Kollarındaki titremeyi durdurmaya ve bacaklarındaki ağrıyı gidermeye odaklandı, her ikisini de görmezden gelmek istiyordu.
Ancak o zaman peşinde olduğu ava yani zamanı ayarlayan gezegene odaklanmak için ileriye bakabildi. Ve işte oradaydı, bir kaide üzerinde duruyordu, üstten ve alttan ışıklandırılmıştı ve düzgün, mekanik bir biçimde dönüyordu.
Işıklar sayesinde sanki yüzer gibi görünüyordu, yavaşça dönüyordu, şimdiden güzel toz pembe bir günden, boğucu, kasvetli bir güne geçmekteydi. Bunu diktiğini hatırlamıyordu. Kendi makinasından çıkmışa benzemediği gibi, kumaşı da eline almamıştı. Ama yine de, buradaydı. John Avery'nin güzel dediği gündeydi.
Yavaş fakat emin bir şekilde, yolun arasından geçerek, ileri doğru emekledi, bir küreyi geçti, bir taneyi daha, parıldayan avına doğru yaklaştı.
Son bir küre daha ve nihayet varmıştı. Şimdi yapacağı tek şey onu durdurmaktı. Bunu yapması için mekanizmasına bir şey sıkıştırmak zorundaydı. Böylece John Avery'ye gereken zamanı verecekti.
 Terzi yolun üzerinde, ayaklarının iki yanı boşluk olmak üzere ayağa kaktı. Dizi titredi az kalsın düşüyordu ve dengesini bulmak için kollarını iki yana açtı.
Dengesini sağladı ve bir iç çekiş için çok tutkulu sayılacak nefes aldı.
Şu anda küre yavaş yavaş geceye giriyordu. Birazdan bağlarını kopartıp, kullanılmış ve parlak gün ışığından giysisi solmuş diğer gündüzlerin yanına gitmek üzere yola çıkacaktı. Birazdan, birazdan gün bitecek ve Terzi sözünü tutamamış olacaktı. Bunca yoldan gelmiş, bunca yükseğe tırmanmış ve tehlikeli bir biçimde gri ufuklardan başka hiçbir yere çıkmayan sarp uçurumun ucunda duruyordu.
Ceplerinde makineyi tamir etmek için her çeşit alet, edevat vardı. Ama cepleri odasında yere bıraktığı cübbesindeydi.
Bir an durup küfretti.
Sonra kürenin üzerine yaslandı ve onu ayıran minik bir mekanik bir kilit buldu ve binlerce yıldır dikiş dikmekten dolayı ölçüp, biçmeye çok alışık baş parmağını o  kilide bastırdı. 
Yanlış noktaya bastırdığını farkettiğinde az kalsın çok geç kalıyordu. Elinin dışında bir mandal açıldı ve kapanmasını önlemek için hızla hareket etmek zorunda kaldı. Küre yerinden oynamak üzere bir gıcırtı duyuldu ve tüm dünya altüst olacakmış gibi sarsıldı.
Ama durdu, Terzinin güçlü parmağıyla mandal tıklayarak kapandı. Küre durdu ve adamın arkasındaki küreler vazifeşinas şekilde beklediler, öndeki küreler ise olanlaran habersiz zıplamaya devam ettiler. 
Adam küre bir tam dönüş yapana kadar bekledi. Sonra bir tane daha, bir tane daha. Yüzünü ışıklardan korumak için çevirdi. (ışıklar azalmıştı ama tam sönmemişti, geceyi haber veriyordu) Güçlü eliyle ışıkları ve kaideyi birlikte tutan yere sımsıkı tutunmuştu. 
Kumaş solmaya başladı.
Önce yavaşça sonra güneşin doğmayı veya batmayı reddettiği bir gün gibi örtü yavaş yavaş soldu dünyanın üzerini sanki bir sis kapladı. Onu bırakmalıydı, az sonra bırakması gerekiyordu. Biraz daha, birazcık.
Kahverengi yanık bölgeler ortaya çıktı, kumaş küle dönüyordu. O sırada parmağı mandalın ağırlığından o kadar hissizleşmişti ki, hala tuttuğundan bile emin değildi. Ve sonunda bir tıklamayla küre süzülüp gitti.
Bir anlığına, hiçbir küre kaidenin üzerine oturmadı. 
Terzi kendisini kaidenin üzerine çekmek zorunda kaldı, dizleri ve kollarında derman kalmamıştı, rayın üzerinde miydi, değil miydi bilmiyordu ve düşeceğinden emindi. Yoldan çekilerek sıradaki kürenin yerini almasını sağladı.
Sıradaki küre kaidenin üzerine oturdu, mandallar ve kollar onun düzgün durması için mükemmel bir şekilde işliyordu. 
Terzinin nefes alacak bile hali kalmamıştı. Kendini yola sarkıttı, titreyen elini uzatıp, şaşkın biçimde çömeldi. İçinden John Avery ile kızı için bu kadarının yeterli olmasını umdu, mutlaka yeterli olmuştu.
Düşüncelerine öyle dalmıştı ki, başta elini yoldan kaydırdığının farkına varmadı, her gün o çok güvendiği eli, kendi eli, takdiri ilahiymiş gibi yolu bırakmıştı, yavaşa yakın bir hızla düştü ve düşerken vücudunu da birlikte götürdü.
Dirseğinin iç tarafı ve çenesi yolu sıyırdı ama bu tutunması için yeterli değildi. 
Ve artık düşüyordu.
Önce başı, sonra bükülmüş vücudu anlaşılmaz bir zerafetle griliklere doğru düşüyordu.
Düştü
Düştü
Ve düştü.
Hiçbir şey onu tutmadı, yakalamadı. Uçurumun altındaki boşluğa düştü. Sonra taş ve toprağa dönüşecek olan gri boşluğa doğru düştü.
Düştü ve sert toprağa çarptı.
Öldü.
Çarpmayla paramparça olmuş bedeninin üzerinden Terzinin ruhu bir çiçek gibi açıp, balon, köpük gibi yukarı yükseldi. 
Vaktiyle oturduğu yerin penceresinin önünden geçerken onu gören sadece tek görgü tanığı vardı. Hayır, çıraklar değil, onlar hala Terzinin odasında dikiş dikiyorlardı. 
Onu gören pencereye yaslanmış, şaşkınlıkla, kısa,bodur parmaklarıyla Terzinin ruhunun köpüklerine ulaşmaya çalışan Mühendisti. Ruhunun teninde bıraktığı düzgün yapışkanlığı parmağıyla ovdu. Kaşlarını kaldırıp, başka hangi gücün terzisini uzaklara götürdüğünü merak etti, hem nereye götürmüştü? Bir mühendisten başka hangi güç oralara gidebilirdi? 
Terzinin ruhu mühendisin erişemeyeceği kadar yükseldi, başta belirsizce sonra hızla gri gökyüzüne doğru gitti. Kadın, sadece öyle durarak, kaybettiği adamına kulak verdi.
Mühendis bu tuhaf yerin diğer sakinlerinde daha insancıl görünüyordu. Eğen boş, hesaplı  bakan gözleri ve sürekli sarkık dudağı olmasaydı, bir çocukla -Kaç yaşında? Yedi veya sekiz yaşındaki bir çocukla karıştırılabilirdi. Ama binlerce yıldan beri gözlemlemiş bir aklın çelik gibi hesaplamasıyla hareket etti.
Kadın hesap etti, bir Terzisini daha kaybetmişti. hem de en iyisini. Bir yokoluş daha,  vaktiyle inşa etmek zorunda kaldığına inandığı dünyada kalan tek esrarengiz şeye bir örnek daha. Bu onu çılgına çevirdi ama çılgınlık, tüm duygular gibi entellektüel bir sonuç değildi. Başkaları duygulardan ne fayda sağlıyor hiç karar veremiyordu. 
Terziden geriye sadece uzakta gökyüzünde bir parlaklık kalmıştı. Mühendis pencereyi kapatarak bu görüntüyü kapattı. Sırtını taş duvara yaslayarak oturdu, bir kumaş ve beyaz bir terzi tebeşiri aldı. Tavanın köşesine düşünceli düşünceli baktı.
Sonra kumaşı dizlerine koyarak şöyle yazdı:
"Terzi........"
Kargacık burgacık, çocuk yazısıyla
Kalemin ucunu yaladı, dudağını dişledi ve düşündü. Parmaklarıyla dizlerine vurdu ve devam etti:
"....  yusufçukların, çamurların ve bisikletin için plastik çıngırakların ve daha fazlasının olmasını umuyor"
Ve daha fazlası.
Sonra kumaş ve tebeşir fısıltılar ve söylentilerle seyahat edemeyeceği için, notu avucunda  buruşturdu. John Avery ve tanışmadığı kız Bella'ya ulaşılacaksa, geleneksel yollarla - sessiz sözcükler ve satır aralarındaki kelimelerle ulaşılacaktı. 
Mühendis, arkasındaki duvarın düzgünlüğünü hissetmek için duvara yaslandı ve aylak aylak hangi yerleri ziyaret edebilirdim diye düşündü.  Eğer fısıltılar ve söylentilerle seyahat edebilseydi, dilekleri yerine getirip, lanetleri sağlasaydı, sessizliğin üzerinden geçip, mavi renkli gökleri aşabilseydi. Daha daha neler var ve neler olabilir diye merak etti. 
   
 
Yazan: DEBORAH BIANCOTTI

çeviri: Müjde Dural
Orijinali: 
 
 
 
NOT: Bu hikaye 2008 AUREALIS en iyi kısa öykü ödülünü kazanmıştır. 
 
  

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !